MUHAMMEDİLER İLİM YURDU

Edille-i Şeriyye Zemininde İlim Paylaşım Sitesi ve Forumu

2nd Temmuz 2009

Allah’ın Cemal ve Kemalini Göstermesi

Her cemâl ve kemâl sahibi kendi kemâl ve cemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zişan dahi istedi ki,bir meşher açsın,içinde sergiler dizsin,tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini,hem servetinin şa’şaasını,hem kendi san’atının harikalarını,hem kendi ma’rifetinin garibelerini izhar edip göstersin.Ta,cemal ve kemal-i ma’nevisini iki vecihle müşahade etsin:Bir vechi,bizzat nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün.Diğeri gayrın nazarıyla baksın.

Şerh______________________________________________________________________

(Her cemâl ve kemâl sahibi kendi kemâl ve cemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zişan) yüksek evsaf sahibi sultan (dahi istedi ki,bir meşher) sergi yeri (açsın,içinde sergiler dizsin,tâ nâsın) insanların (enzarında) nazarlarında

1-    (Saltanatının haşmetini) ihtişamını,büyüklüğünü,
2-    (hem servetinin şa’şaasını) parıltısını,alâyiş ve depdebesini,
3-    (hem kendi san’atının harikalarını,)
4-    (hem kendi ma’rifetinin) ilminin (garibelerini) misilsiz eserlerini (izhar edip göstersin.Ta,cemal ve kemal-i ma’nevisini) ma’nevi cemal ve kemalini (iki vecihle) iki cihetle (müşahede etsin:Bir vechi,bizzat) doğrudan doğruya kendisi (nazar-ı dekaik aşinasıyla) en ince,gizli şeyleri dahi görüp anlayan nazarıyla (görsün.Diğeri,gayrın) başkalarının (nazarıyla baksın.)

Metinde geçen “cemal”den murad; o sultanın “gına ve serveti,cud ve keremi”dir. “Kemal”den murad ise; “ulum ve fununa vukufiyyeti ve san’atlardaki mahareti”dir.Elbette her cemal ve kemal sahibi,cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister.

İşte o sultan,bir ihtiyaçtan dolayı değil;çünkü öyle zengin ve her hususta kemalde olan bir zatın ihtiyacı yoktur.Belki o zat,yukarıda zikredilen kendine ait beş hasiyetini – ki onlar cemal ve kemalinin esaslarıdır – görmek ve göstermek için bir saray yapmak murad etti.Yani:

1-    Madem sultan-ı zişandır;saltanatının haşmetini görmek ve göstermek için izhar edecektir.
2-    Madem kesretli madi hazineleri ve hesapsız manevi defineleri vardır;servetinin şa’şaasını gösterecektir.
3-    Madem bütün sanatlara mahareti vardır;sanat’ının harikalarını teşhir edecektir.
4-    Madem bütün ilimlerde ve fenlerde mütehassıstır;ma’rifetinin garibelerini izhar edip gösterecektir.

O sultan hadsiz bir cud ve kerem sahibi olduğundan ahaliye muteşem bir ziyafet verip onlara ihsan etmek için saray yapmak ve o sarayı bu mezkur dört noktadan kemalatına bir meşher,cemaline bir ayine ve ihsanatına bir sofra olacak vaz’iyette inşa etmek istedi.Ta ki cemal ve kemal-i ma’nevisine iki şekilde nazar etsin:

Birisi;hem bizzat kendi nazar-ı dekaik aşinasıyla,yani en ince,en gizli ve en dakik şeyleri görüp bilen nazarıyla baksın;mazharlar üzerinde görünen kendi cemal ve kemalini,doğrudan doğruya bizzat kendisi seyretsin.

Diğeri;hem ince bir ma’na olan başkalarının nazarıyla da kendi cemal ve kemaline baksın.Yani cemal ve kemalini onlara gösterip,onların gözleri ve sair hissiyatıyla kendi cemal ve kemaline nazar etsin.

Bu sırrı müellif (ra) bir eserinde şöyle beyan etmektedir:

“Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî teşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâ, gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.” (İkinci Şua,Birinci Makam,Birinci Meyve)
“Meselâ, göz, bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, geçici, devamsız bâzı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvat derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesâbına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu’cizât-ı san’at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.” (Altıncı Söz,Üçüncü Kar)
Gözü Allah hesabına çalıştırmak demek:Allah bu aleme nasıl bakıyorsa öyle bakmak demektir.Şu hadis-i Kudsi bu ince sırra işaret etmektedir:
“Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“ ‘Her kim veli kullarıma düşmenlık ederse,muhakkak ona harb açarım.Bir kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir amel ve ibadetle bana yaklaşmamıştır.Kulum Bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır.Nihayet Ben onu severim.Ben onu sevdiğimde de artık işiteceği kulağı,göreceği gözü,şiddetle tutacağı eli ve yüreyeceği ayağı olurum.Eğer benden bir şey isterse onu verir ve Bana sığınırsa onu himaye ederim.’” (Riyazu’s Salihin)
(11.Söz ve Şerhi)
Yazının Devamını Okumak İçin Tıklayın »

Kategori Risale-i Nur Şerh ve İzahları | Yorum Yok

1st Temmuz 2009

Kur’an’da İncir ve Zeytine Yeminin Hikmeti

Birinci Görüş: Tîn ve Zeytûn ile, maruf olan bu iki şey, yani incir ile zeytin kastedilmiştir. Çünkü İbn Abbas, “Evet, evet, bu sizin bildiğiniz incir ve zeytindir” demiştir. Bu görüşü savunanlar, incir ve zeytinin özelliklerine dair şunları naklederler:[3]

İncirin Özellikleri:

İncire gelince, bu kimseler şöyle derler: Bu, hem bir gıda, hem zevkine yenen şey, hem de bir ilaçtır. İncirin bir gıda olmasına gelince tabipler, bunun, güzel bir taam yiyecek, hazmedilmesi çabuk, mideye oturmayan, mizacı yumuşatan, terleme yoluyla dışarı atılan, balgamı azaltan, böbrekleri temizleyen, mesanedeki kumları ve taşlan düşüren, bedeni besleyen, ciğer ve dalağın gözeneklerini açan bîr şey, bir gıda olduğunu belirtmişlerdir. O halde bu yemişlerin en iyisi ve en beğenilenidir. Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s)’e, bir tabak incir hediye edilmiş, ondan yemiş, sonra da ashabına, “Yeyiniz. Şimdi ben, şayet, cennetten bir meyvenin inmiş olduğunu söylemiş olsaydım, onun bu (incir) olduğunu söylerdim. Çünkü cennet meyveleri de, çekirdeksizdir. Binâenaleyh, onu yeyiniz; zira o incir, basuru sona erdirir, ayaktaki romatizma (ağrılarına) da faydalı olur” buyurmuştur. Ali ibn Musa er-Rıdâ (r.a)’dan da, şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “İncir, ağız kokusunu giderir, saçları uzatır ve felce karşı da bir güvencedir.”

İncirin  bir ilaç olmasına gelince,  bununla bedendeki fazlalıkların atılması hususunda tedavi yapılır.

Bil ki incirin, bahsettiğimiz şeylerin dışında kalan, daha nice şöyle özellikleri vardır:

1) İncirin dışı da içi gibi olup, mesela bir ceviz gibi değildir. Çünkü, cevizin dışı sert kabukludur. Ve mesela, bir hurma gibi de değildir Çünkü hurmanın içinde, çekirdek vardır. Tam aksine biz diyoruz ki, mesela ceviz ve karpuz gibi dışı işe yaramayan, ama içi çok güzel olan meyveler olduğu gibi, mesela hurma ve erik gibi, içi değil de dışı güzel olan meyveler vardır. Ama incire gelince, onun hem dışı hem de içi güzeldir.

2) Üç çeşit ağaç vardır. Birisi va’deder, va’dinde durmaz (yani, meyve verecekmiş gibi yapar, ama vermez). Bu, “şeceretıı’l-hilâf” (vadinden cayan ağaç) denilen Sülağan’dır. İkincisi va’deder ve va’dini yerine getirir. Bunlar da, mesela elma vs. gibi, ilk önce tomurcuklanıp, çiçek açan, daha sonra da meyve verenlerdir. Üçüncüsü de, va’dden önce, meyvesini sergileyen, bol bol veren ağaçtır. Bu da, incir ağacıdır. Çünkü incir ağacı meyvesini, çiçek açarak va’d etmezden önce verir. Hatta sözü değiştirip şöyle de diyebilirsin: İncir, iddia etmeden önce, manayı, özü ortaya koyan bir ağaçtır. Bunu da geçerek şöyle diyebilirsin: İncir, kendisini çiçekle, yaprakla gizlemeden önce meyvesini veren bir ağaçtır. Halbuki elma, kayısı ve diğerleri ise işe, önce kendisinden başlar, daha sonra başkalarını görürler. Ama incir ağacına gelince, bu ağaç, kendisine ihtimam göstermeden önce başkalarına değer verir. Binâenaleyh diğer ağaçlar, Hz.  Peygamber (s.a.s)’in, “Önce kendinden başla, sonra geçimini üzerine aldığın kimselere başla” hadis-i şerifîindeki muamele erbabı gibi oldukları halde, incir Hz. Muhammed (s.a.s) gibidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s), menfaat konusunda işe önce başkasından başlardı. Eğer artan birşey kalırsa, sonra onu kendisi alırdı. İncir ağacı da Hak Teâlâ’nın, “Kendilerinin ihtiyacı olsa bile, mü’min kardeşlerine öncelik verirler” (Haşr, 59/9) beyanıyla methettiklerindendir.

3)  Bu  ağacın  özelliklerinden birisi de şudur:  Diğer ağaçların meyveleri düşürüldüğünde, artık o yıl, yeniden meyve vermez. Ama incir böyle değildir, o hep hizmet sunmaya devam eder. Çünkü düşen meyvelerin yerine yenileri çıkar.

4) Bir kimse rüyasında incir görse, bu, zengin ve hayırlı bir adam olacağına delalet eder. rüyasında incir elde ettiğini görse, büyük bir mal varlığına kavuşacağına işarettir. İncir yediğini görse, Allah Teâlâ’nın ona çoluk-çocuk vereceğine bir işarettir.

5) Rivayet olunduğuna göre Hz. Âdem (a.s)’den cennette o hata sadır olup, elbiseleri onu terkedince, incir yapraklarıyla örtünmeye çalıştı. Yine rivayet olunduğuna göre Hz. Âdem (a.s), incir yapraklarıyla örtünmüş olarak cennetten inince yalnızlık hissetti de, etrafında ceylanlar dolaşmaya başladı. Böylece onlara alıştı ve o incir yapraklarının bazılarını onlara yedirdi. Allah Teâlâ, o ceylanlara hem şeklen, hem manen bir güzellik nasib etti, kanlarını da miske çeviriverdi. Ceylanlar yerlerine gidince, diğer ceylanlar bunlardaki o harikulade güzellikleri gördüler. Ertesi gün diğerleri de onlar gibi, Hz. Âdem (a.s)’e geldiler. Hz. Âdem (a.s) onlara da incir yapraklarından yedirdi. Allah Teâlâ bunların şekillerini de güzelleştirdi, ama kanlarını miske çevirmedi. Zira birinciler, birşey umarak değil, sırf Hz. Âdem (a.s) için gelmişlerdi. Diğerleri ise, zahiren Hz. Âdem için; batınen de bu şeyleri umarak gelmişlerdi. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak, bunların zahirini güzelleştirdi fakat batınlarını değiştirmedi.[5]

Zeytinin Özellikleri:

“Zeytin”e gelince, bu da mübarek bir ağaçtır. Bu, bir açıdan yemiş, bir açıdan katık, bir açıdan da ilaçtır. Zeytin ağacı, hemen hemen bütün beldelerde, bir terbiye ve bakıma ihtiyaç hissetmeden biter-büyür. Hem sonra zeytinin faydası, sadece kişinin bedenine gıda olmak değildir, o aynı zamanda lambaların da gıdası (yakıtı)dır ve bu yağlı bitki yağ namına hiçbirşey bulunmayan dağlarda biter. Bir kimse rüyasında, zeytin yaprağını aldığını görse, bu, onun en sağlam bir kulpa tutunduğuna bir işarettir. Bir hasta İbn Sîrîn’e “Rüyamda sanki bana, “İki lambayı ye ki şifa bulasın” denildiğini duydum” demiş. Bunun üzerine İbn Sirîn, “Öyle ise zeytin ye, çünkü zeytin lâ-şarkiyye ve lâ garbiyye, yani ne doğulu-ne batılı bir bitkidir, her yerde bulunur” demiştir.

Müfessirler, incir ve zeytinin, aslında şu yenilen iki şeyin adı olduğunu, bunlarda işte böylesine üstün fayda ve özelliklerin bulunduğunu, dolayısıyla ayetteki bu kelimeleri zahiri manalarına hamletmek ve bunlardaki bu menfaat ve özelliklerden ötürü Allah Teâlâ’nın bunlara yemin ettiğine hükmetmek gerektiğini söylemişlerdir.[6]

Maksad Malum Meyveler Değildir Yorumu

İkinci Görüş: Bu ifadelerle, şu bildiğimiz iki bitki kastedilmemiştir. Bu görüşte olanlar, şu izahları yapmışlardır:

1)  İbn Abbas (r.a) şöyle der: “Bunlar, Arz-ı Mukaddes’de bulunan iki dağdır. Bunlara Süryânice, “Tûr-u Tînâ” ve “Tûr-u Zîtâ” denilir. Zira bu iki bitki, bu iki dağda bitmektedir. Bundan dolayı Hak Teâlâ sanki, bu   ifadelerle, aslında peygamberlerin çıktığı beldeye yemin etmiştir. Binâenaleyh Hz. İsâ (a.s)’nın doğduğu ve kendisinde incir ile zeytinin yetiştiği bu dağ, Şam beldesi olup, Şam çoğu İsrailoğlu peygamberin gönderildiği beldedir. Tûr, Hz. Musa (a.s)’nın, “beled-i emîn” {emin şehir) de Hz. Muhammed (s.a.s)’in peygamber olarak gönderildiği yerdir. Binâenaleyh bunlara yemin etmek, aslında bu peygamberleri ululamak ve derecelerinin yüce olduğunu bildirmek içindir.

2) Buradaki incir ve zeytin ile, iki mescid kastedilmiştir. İşte bu cümleden olarak, İbn Zeyd, Tîn (incir) ile, Dımeşk (Şam) mescidinin; zeytin ile de Bey t-i Makdîs’in kastedildiğini söylerken; diğerleri, “Tîn, Ashab-ı Kehf’in Mescidi; zeytin de îliyâ Mescidî’dir” demişlerdir. İbn Abbas (r.a), “Tîn”in, Cûdî Dağı üzerinde yapılmış olan, Nûh (a.s) Mescidi; “Zeytin”in de, Beyt-i Makdis olduğunu söylemiştir. Bu görüşü benimseyenler bu fikri, bir taat yeri olduğu için, mescidlere yemin etmenin son derece güzel olacağından ötürü benimsemişlerdir. Dolayısıyla incir ve zeytinin çokça bulunduğu bu beldeler, bu mescidler olunca, Hak Teâiâ da, Tîn ve Zeytin’e yemin etmekle yetinmiştir.

3) Tîn ve Zeytin ile, iki belde kastedilmiştir. Bu cümleden olarak, Ka’b, “Tîn, Dımaşk (Şam); zeytin ise Beyt-i Makdis’dir” derken, Şehr b. Harşeb, “Tîn, Küfe; zeytin ise Şam’dır” demiştir. Rabî’den bunların, Hemedân ile Hulvân arasında iki dağ olduğu da rivayet edilmiştir. Bu fikri benimseyenler de, Yahudi ve Hristiyanlar ile Müslümanlar ve Kureyş müşriklerinden herbiri kendi beldelerini suladıklarından ötürü ve Allah Teâlâ’nın bu beldelerin hepsine birden yemin edişinden ötürü benimsemişlerdir. Şöyle de denebilir: “Dımaşk (Şâm beldesi) ve Beyt-i Makdis’de dünya nimetleri, Tûr (dağında) ve Mekke’de ise din nimetleri vardır, çoktur.”

Kaynak:Tefsir-i Kebir Mefatihu’l-Gayb

Kategori Açıklamalı Kuran ve Tefsir | Yorum Yok

28th Haziran 2009

Şefaatin Çeşitleri

Bilmiş ol ki; şefaatin altı nev’i vardır.

Birincisi ve en büyüğü; ” Makâm-ı Mahmud” ta’bîr edilen şefaat makamıdır ki; o şefaatin hürmetine Allahu Teâlâ, ehl-i mevkıf arasında hüküm verir, onların hesabını görüp ehl-i cennet ile ehl-i cehennemi birbirinden fasledip ayırır. Böylece mahlûkât, o mevkıfin uzun ve dehşetli sıkıntısından kurtulup, derecesine göre rahat eder. İşte bu şefaat, yalnız Efendimiz Hazret-i Muhammed (sav)’e mahsûstur.

İkincisi: Ba’zı kimselerin hesâbsız cennete girmeleri için yapılan şefaattir. İmâm-ı Nevevî der ki, bu şefaat da yalnız Resûl-i Ekrem (sav)’e hastır.

Üçüncüsü: Cehenneme müstahak olmuş bir kısım insanların, cehenneme girmemeleri için yapılan şefaattir.

Dördüncüsü: Cehenneme girmiş ba’zı muvahhidînin, cehennemden kurtulmaları için yapılan şefaattir. Bu şefaat da peygamberler, melekler ve sâlih mü’minler dâhildir. Onlar da bu çeşit şefaat ederler.

Beşincisi: Ehl-i cennetin, cennetteki makamlarının ve derecelerinin yükselmesi ve ziyadeleşmesi için yapılan şefaattir.

Altıncısı: Cehennemde ebediyyen kalmaya müstehak olanların azâblarının tahfifi için yapılan şefaattir. Bu kısım şefaat da Hazret-i Muhammed (sav)’e hastır.

Şefaatin hak olduğuna delil, gelecek âyet-i kerîmedir:

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى

“Rabbin Teâlâ, sana dünyâda kemâl-i nefs ve i’lâ-i dîn dîni gâlib kılması) ve âhirette ise insanlara şefaat etmek  ni’metini ihsan eyledi ki, sen ondan razı olursun.”  1

“Fahr-i Râzî ve Ebû Suûd Efendi’nin beyânları veçhiyle; ” Canâb-ı Hakkın, Hazret-i Muhammed (sav)’e verdiği bütün  enbiyaya tekaddüm etmesi, ümmetinin şâir ümmetler üzerine şahid olmaları ve derecelerinin sâir ümmetlerden âlî olması ve kendine makâm-ı Mahmûd’un (şefâat-i kübranın) verilmesi gibi ni’metler, elbette dünyâ ni’metlerinden daha şereflidir.” demektir.

Resûlullah  (sav)’in aksâ-yı emeli (en yüksek arzusu) ehl-i “tevhidin cehennemde kalmaması olduğu cihetle, bu âyet amme-i mü’minine şefaat edeceğine delâlet ettiği cihetle, cümle ehl-i îmâna beşareti (müjdeyi) mütezammındır. Binâenaleyh, ehl-i îmâna Kur’ân’da en ziyâde ümîd veren bu ayettir.”2

*1 Duha suresi. 5
*2 Mevâkib  ve Hulâsâtü’l-Beyân Tefsirleri

Kitabu’d Düreri’l-Mustafa Fi’l-Akideti Ehli’t-Tevhidi Ve’s-Sefa Ve Tercümesi isimli kitaptan iktibas edilmiştir

Kategori Müslüman İtikadı | Yorum Yok

27th Haziran 2009

Kafirlere Karşı Güçlü Görünmek, Üstünken Barışa Yanaşmamak

فَلاًَ تَهِنُواْ وَتَدۡعُوٓاْ إِلَى ٱلسَّلۡمِ وَأَنتُمُ ٱلاًَعۡلَوۡنَ وَٱللهُِ مَعَكُمۡ وَلَن يَتِرَكُمۡ أَعۡمَـٰلَكُمۡ (٣٥)

buyuruyor.

[Kâfirlere zayıf görünmeyin, siz alî olduğunuz halde kâfirleri sulha davet etmeyin. Zira; Allah'ın muaveneti sizinle beraberdir. Elbette Allah-u Tealâ sizin amelinizin ücretini noksan vermez.](Hülasatü’l Beyan, Muhammed Sûresi / 35)

Yani; Allah-u Tealâ’ya ve Resûl’üne itaat edince ey müminler ! Kâfirlere emr-i cihatta, onlarla mukatelede zayıf görünmeyin, daima onlara karşı kuvvetli görünün, kâfirleri siz alî ve galib olduğunuz halde sulha davet etmeyin. Zira; ibtida sizin onları sulha davet edip sulha talib olmanız sizin zelil ve hakir olmanızı iş’âr eder. Halbuki; dininizin icabı siz alî ve galibsiniz. Çünkü; Vâcib Tealâ’nın dinine yardım ettikçe muaveneti sizinle beraberdir ve Allah’ın rızasını taleb ederek ihlâs üzere işlediğiniz amelinizin ecirlerini Allah-u Tealâ zayi’ etmez. Ve noksan vermez.


Fahri Râzi’nin beyanı veçhile bu âyette hitab; ashab-ı Resûlüllah’a ise de bilûmum müslümanlara şamildir. Zira zayıf göstermekten nehiy; umûmidir. Binaenaleyh; bu âyetle Cenab-ı Hak müslümanların cemisini kâfirlerle harbe teşvik etmiş ve muavenet edeceğini vaadle ehl-i imanı teşci’ eylemiştir. Mü’minler bihakkın şeriate temessük ederek düşmanla muharebeye girişirlerse nusret-i İlâhiye’nin muhakkak olduğuna bu âyet delâlet eder. Amma mü’minler ahkâm-ı İlâhiye’ye riayetten uzaklaşır, askerin başbuğu olan zabitler de malâyânî ile meşgul olur, diyanete ehemmiyet vermezler ve hatta mütedeyyin neferleri tahkir ederlerse böyle olan asker nusret-i İlâhiye’den hisseyâb olamaz. Zira; mütedeyyin olan bir millet diyanete hakaretle bakarsa o milletin düşman elinde her zaman esir olacağında şüphe yoktur. Çünkü; vukuat ve tarih bu davaya her zaman şahittir.
Bu âyette dört hüküm vardır :
B i r i n c i s i ; mü’minlerin kâfirlere karşı zayıf görünmeleri caiz değildir.
İ k i n c i s i ; mü’minler galip ve âlî oldukları halde musalâhaya talib olmaları münasib değildir.
Ü ç ü n c ü s ü ; mü’minler ibadetlerinde kusur etmedikleri taktirde Allah’ın nusret ve muavenetleri onlarla beraberdir.
D ö r d ü n c ü s ü ; mü’minler halisan livechillâh işledikleri amellerin ve bilhassa mücahedenin sevabını tamam olarak alacaklardır.

Ehl-i imanın bazan mağlûb olmaları bu âyetin mazmununa münafî değildir. Zira âyette ehl-i imanın âlî ve galip oldukları ekseriyyet ve âkibet itibariyledir. Binaenaleyh; mü’minlerin âlî ve galib olmaları imanlarının muktezası olan daire-i şeriatte hareket ve sadakat üzere sa’y ü gayret etmeleriyle meşruttur. Çünkü; ehl-i imanın galib olması muaveneti İlâhiye’yle olup muavenet-i İlâhiye ise ahkâm-ı şer’iyyeye riayet etmek suretiyle olacağından şeriate riayet etmeyenlerin ve ahlâkı bozulmak suretiyle mağlûb olanların mağlûbiyetleri bu âyete münafî olamaz.
Mukateleye mani; ikidir:
B i r i n c i s i ; âhiretçe mes’uliyettir. Kâfirlerin katlinde ise âhirette mes’uliyet olmadığı gibi sevab dahi vardır. Çünkü; kâfirlerin dünyada rızaya muvafık ameli olmadığı cihetle âhiretçe indallah kadri yok ki onu öldüren müslüman mes’ûl olsun.
İ k i n c i s i ; dünyaya muhabbettir. Zira; dünyaya muhabbet ve hayatını sevmek mukateleye manidir.

Kategori Açıklamalı Kuran ve Tefsir | Yorum Yok


© 2008 - 2009 MUHAMMEDİLER İLİM YURDU.

Forumumuzdan özenle seçtiğimiz konulardan derlenmiştir.Kaynak belirtilmeden alıntı yapılamaz.

MUHAMMEDİLER İLİM YURDU is proudly powered by Tulip Time and WordPress.

Giriş