Muhammediler İlim Yurdu

Rasulullah’ın (asm) Ümmiliği

15th Ağustos 2008

Rasulullah’ın (asm) Ümmiliği

Peygamberimizin Ümmîliği ve Bütün Hayatının Belliliği, Bildiklerini İlahî Vahiy İle Bildiği ve Bildirdiği 
 

Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça bildirildiği üzere, Peygamberimiz (a.s.) ümmî idi, okuma-yazma bilmezdi.[168]

Arap kavmi de, genellikle ümmî idiler.[169]

Bunu, Peygamberimiz (a.s.) da:

“Biz ümmî bir cemaatız. Ne yazı yazarız, ne de hesap biliriz!” buyurarak açıklamışlardır.[170]

Peygamberimiz (a.s.), peygamberliğe nail olduğu gece Cebrail (a.s.) tarafından “İkra’!=Oku!” diyerek okumaya tekrar tekrar zorlandığı zaman, hep “Mâ ene bi kâriîn=Ben okuma bilmem” cevabını vermişti.[171]

Peygamberimiz (a.s.)ın okuryazar olmadığı da, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmaktadır:

“Sen, bundan önce, hiçbir kitap okur değildin. Hâlâ da, elinle yazı yazmazsın. Öyle olsaydı (okur yazar olsaydın) bâtıl söyleyenler, muhakkak, şüphelenebilirlerdi.”[172]

Peygamberimiz (a.s.)ın doğumundan peygamberliğe erdiği tarihe, kırk yaşına kadar olan hayatı, Kureyş müşriklerinin gözleri önünde geçmişti. Kendisinin hayatından, onlara gizli, kapalı kalan bir taraf yoktu.

Müşriklerin arasında, Peygamberimiz (a.s.)ın doğumunu, çocukluğunu, gençliğini, peygam­berliğe erinceye kadar geçirdiği hayatını günü gününe bilenler bile vardı; ve onlar Peygamberimiz (a.s.)a karşı olanların safında bulunuyorlardı.

Peygamberimiz (a.s.)ın aralarında doğup büyümüş olduğu müşrik hemşehrilerine, akra­balarına karşı, Yüce Allah tarafından “De ki: ‘Ben, ondan (Kur’ân’dan) önce, aranızda bir ömür durmuş, yaşamı sırrıdır! Siz hâlâ

aklınızı kullanmaz mısınız?’”[173] buyurularak inkâr ve itiraz damarlarına basıldığı halde, Mekkeli müşrikler susmuşlar, susmak zorunda kalmışlarsa, bu ancak Peygamberimiz Aleyhiselamın hayatından kendilerince bilinmeyen bir taraf bulunmadığını gösterir.

Peygamberimiz (a.s.)ın, vahiy gelmeye başladığı tarihe kadarda, ne Kitabdan, ne de iman­dan haberi yoktu.

Bu gerçeği de, Yüce Allah, Peygamberimiz (a.s.) tarafından mü’min, münkir, müşrik herkese okunan şu âyetle açıklamıştır:

“İşte, Biz, sana da böylece Emrimizden bir Ruhu variyettik. Halbuki, (bundan önce) sen ‘Kitab, nedir? İman, nedir?1 bilmezdin. Fakat, Biz, onu (Kufân’ı) bir nur yaptık. Bununla, kullarımızdan kimi dil­ersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen her halde doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun!”[174]

Peygamberimiz (a.s.), kendisine birşey sorulduğu zaman, o hususta vahiy nazil olmamışsa “Bilmiyorum!” buyurur veya vahiy gelinceye kadar susar, kendiliğinden birşey söylemezdi.[175]

Bu gerçek de, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır

“Sahibiniz (doğru yoldan) sapmadı, bâtıla da inanmadı. O, kendi (rey ve) nevasından söylemez! O (Kur”ân), kendisine (Allah tarafından) ilka edilegelen vahiyden başka (birşey) değildir.”[176]

Devamını Okumak İçin Tıkla »

Kategori siyer | Yorum Yok

15th Ağustos 2008

Müşriklerin Sorularına Ayetlerle Cevaplar

“Onlara, Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet gelmez ki, onlar muhakkak ondan yüz çevirmiş olmasınlar.

İşte, onlar, hak (Kur’ân) kendilerine gelince de onu yalanlamışlardır.

Fakat, yakında onlara ne ile alay etmekte olduklarının (dehşetli) haberi gelecektir!

Görmediler mi ki, Biz kendilerinden önce nice nesiller helak ettik?

Biz onlara, yeryüzünde, size vermediklerimizi vermiştik ve üzerlerine gökyüzünü (yağmuru) bol bol salmıştık.

Altlarından ırmaklar akıtmıştık.

Öyle iken, onları günahları yüzünden helak edip arkalarından yeni bir nesil olarak başkalarını var ettik.

Sana; kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirmiş olsaydık, kendileri de elleriyle onu tutmuş bulunsalardı, yine, o küfür edenler muhakkak:

‘Bu, apaçık bir sihirden başka birşey değildir derlerdi. Bir de:

‘Onun üzerine, bir melek indirilseydi yal’ dediler.

Eğer biz öyle bir melek indirseydik, muhakkak iş bitirilmiş olurdu: Kendilerine bir an bile göz açtırıl­ın azdı!

Eğer Biz onu (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine, o meleği de bir adam suretinde gösterir ve herhalde, onları yine düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük.

Andolsun ki: Senden önceki peygamberlerle de alay edildi de, eğlenmekte oldukları şey, içlerinden o maskaralık edenleri çepeçevre kuşaüverdi!

De ki: Yeryüzünde gezip dolaşınız! Sonra da bakınız ki, peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl olmuştur?”[126] “Bir Kur’ân ki, dağlar onunla yürütülseydi, veya yer onunla parçalansaydı, yahut ölüler onunla konuşturul s aydı, (o kâfirler yine iman etmezlerdi).

Ne var ki, bütün iş Allah’ındır!

İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi elbette hepsine birden hidayet ederdi.

O kâfirier(e gelince), Allah’ın va’di erişinceye kadar, kendi sun’ ve taksirleri, küfürleri, kötü amelleri yüzünden, ya ansızın başlarına büyük bir belâ çatıp duracak, ya da (o belâ) yurtlarının yakınına konacaktır!

Şüphesiz ki, Allah va’dinden dönmez!

Andolsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi.

Ben, o küfür edenlere bir müddet için meydan verdim. Sonra da, tutup onları azaba uğrattım!

Uğratıldıkları azap nasıl da dehşetli idi!”[127]

“Onlar: ‘Bu peygambere ne oluyor? Yemek yiyor. Çarşılarda pazarlarda gezip yürüyor. Ona bir melek indirilse de, yanında azapla bir korkutucu; yahut, ona (gökten) bir hazine bırakılsa ya! Yahut onun güzel bir bahçesi olsa da ondan yese ya!’ dediler.

Hem o zalimler (mü’minlere de):

‘Siz,’ dediler, ‘büyülenmiş bir adamdan başkasına tâbi olmuyorsunuz.’

Bak! Onlar senin hakkında ne kötü misaller (kıyaslar) getirip saptılar. Artık onlar hidayete hiçbir yol bulamazlar.

Devamını Okumak İçin Tıkla »

Kategori siyer | Yorum Yok

15th Ağustos 2008

Üç Nevi Dua Vardır

Duâ etmek başlı başına ibâdettir. Duâ, hâlis bir îmânın neticedir ve ubûdiyyetin ruhudur.
Duâ eden adam, bilir ki; “Birisi var ki” onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder; O’nun kudret eli her şeye yetişir.

Tohumlar, çekirdekler, yumurtalar, kâbiliyyet diliyle duâ ederler, Cenâb-ı Hak da dualarını kabul eder. Bütün canlılar fıtrî ihti-ic diliyle duâ ederler. Cenâb-ı Hak da bütün ihtiyâçlarını, istekLerini karşılar; ummadıkları zamanda ve münâsib vakitte verir. !azlûmlar, darda kalanlar, ihtiyâç sahihleri Cenâb-ı Hakk’a duâ Ederler, Allâhu Azîmüşşân da isteklerini verir.

Üç nev’i duâ var

Üç çeşit duâ vardır. Bunlar:

1. Kâbiliyyet diliyle olan duâ:

İhtiyâç arz edilir. Meselâ, bir incir çekirdeği, “Yâ Rabbî, ben incir ağacı olmak isterim. Yaprağımla, çiçeğimle âlemde zuhur etmek isterim. Benim rızkım neyle gelişiyorsa onu bana gönder. Rızkını istiyorum’” der.

Bütün tohumlar ve çekirdekler, lisân-ı haliyle, kâbiliyyet diliyle, neye kâbiliyyetleri varsa onu istiyor. Yumurta da onu istiyor. : umurta diyor ki: “Bende tavuk olma isti’dâdı (kâbiliyyeti)
var, Yâ Rabbî, arzumu kabul et!” Allâhu Teâlâ fıtrî duasını kabul eder, neye ihtiyâcı varsa gönderir. (Tavuk yumurtayı altına alıp ısıtır.)
Allah çekirdeğin duasını kabul eder. Yağmura emreder, çiftçiye de ilhâmen emreder: “Bunu ek!” Yağmura der: “İn, bunu parçala!” Bu çekirdek (veya tohum) parçalanmadan kâbiliyyeti inkişâf etmez. Bu tohum yok olacak ki, var olsun. Tohum dağıldıktan sonra birden kâbiliyyeti inkişâf eder. Parçalanmadan, hiçbir kâbiliyyet sahibinin kâbiliyyeti inkişâf etmez. Bu bir kânundur. Yok olmadan Allah’a kavuşamazsın. Hiçbir şey parçalanmadan, dağılmadan esmâ-i İlâhiyyeyi âlemde göstermesi mümkün olmuyor.

Hepsi isti’dâd lisanıyla, “Yâ Rabbî, beni Esmâ-i İlâhiyyene âyine et. Açıklığa çıkar” dediği anda, Allah bu duayı kabul ediyor, su ile parçalıyor, açığa çıkarıyor. Kâbiliyyet diliyle olan her duâ kabul edilir. Hiç bunun reddi yoktur. Yeryüzünde ne kadar tohumlar var, ne kadar çekirdekler var, ne kadar kökler var, ne kadar meniler var, ne kadar yumurtalar var, ne kadar hayvanların menileri var; hepsi birden Allah’tan kâbiliyyeti neye varsa o şekli isterler.
Esmâ-i Hüsnâya açık âyine olmak isterler. Allah da onların duasını kabul eder. Başlarına dört unsurdan birini musallat eder, onu zahiren yok eder, başka bir varlığı ondan çıkarır.

Devamını Okumak İçin Tıkla »

Kategori İlim Öğreniyorum | Yorum Yok


Giriş
ListeNur.de - islami siteler listesi