Üstad’ın Varisleri İle Alakalı Mektubun İzahı
O gizli zındıka komitesinin te’vîlât-ı faside ile te’vîl ettikleri mes’elelerden biri de, Bedîüzzamân Hazretlerinin vârisler hakkında yazdığı gelecek mektubudur.
“Aziz, Sıddîk Kardeşlerim ve Vârislerim!
“Ecel gizli olmasından, vasiyyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husûsî kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve Nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o hey’etten on iki (**) kahraman kardeşlerime vasiyyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübarek ellerde hizmet-i nû-riyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti’mâl edilsin.
“Kardeşlerim! Bu vasiyyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessü-râttan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla beraber; gizli münafıkların desiselerle müteaddid sû’-i kasdları için bu vasiyyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rab-bâniyye ve hıfz-ı İlâhî devam ediyor.
” (**) Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Atıf Tillo’lu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih.” (Emirdağ Lahikası, s. 119-120)
Saff-ı evveldeki zevât-ı âliyeden istifade edilmedi
O gizli komite, Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mektubunda ta’yîn ettiği maddî metrûkâtmdan sorumlu olan talebeleri öne sürmek suretiyle, saff-ı evveli teşkil eden erkân ve ma’ne-vî vârisleri saf dışı bırakıp, bir kısmını tarikat meşreb, bir kısmını milliyyetçi vb. nâmlar altında ittihâm ederek bu saff-ı evveldeki ehâss-ı havas ve erkân olan zevât-ı âliyyeyi “hizmeti bilmiyorlar gibi gösterip, onlar hayâtta iken hem o maddî metrûkâttan sorumlu olan eşhas onlardan istifâde etmediler, hem de başka insanların istifâdesine mâni’ oldular ve böylece onların hizmet metodlarmdan insanları uzaklaştırdılar. Tâ ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî mesleği kaybolsun. Ba’de’l-memât mezar taşından da istifâde olunmaz! Halbuki, o zevât-ı âliyyenin hizmet metodları, 1400 seneden beri gelen islâm âlimlerinin ve mürşidlerin bahusus Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin hizmet metodunun aynısı idi. O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin vefatını müteâkıb o devrede henüz yaşları küçük, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan ve Risâle-i Nûr hizmetinin maddî işleriyle meşgul olan Bedîüzzamân Hazretlerinin maddî hizmetkârlarını ön plana çıkararak Bedîüzzamân Hazretlerinin hakikî vârislerinin bunlar olduklarını nazara verip saff-ı evveli teşkil eden ve hakîkî vâris olan talebelerden insanları uzaklaştırmak yoluna gittiler ve o gizli komite bunda muvaffak da oldular. Inâyet-i Ilâhiyye, Risâle-i Nûr’a nezâret ettiği için inşâallah onların bu zararlarını telâfi edecektir. Allâhu a’lem. Halbuki, o maddî hizmetkârların böyle bir tefevvuk niyetleri yoktu ve saff-ı evveldeki talebeleri takdîr ediyorlardı. O hâlde bu fikir, olsa olsa o gizli zındıka komitesinin sinsi bir planıdır. Bununla da, Risâle-i Nûr’un hakîkî mesleğini kaybettirmek istiyorlar.
Bedîüzzamân Hazretleri ulûm-i zahir ve bâtında mütehassıs olan Mehmed Fevzi Efendi için, “İsparta kahramanlarına yetişemezsin” dediği hâlde, Üstâd Hazretleri vefat ederken daha genç yaşta bulunan, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan o maddî metrûkât vârislerin saff-ı evvel talebelerine yetişmeleri mümkün müydü? Yine Bedîüzzamân Hazretleri, Hulûsî Bey (rh) hakkında şu beyanâtta bulunmuştur:
Bediüzzaman Hazretlerinin Hulusi Bey (rh) hakkındaki beyânları
“Benim vârisim olan sen.” (Mektûbât, s. 20)
“Aziz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân ‘da gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferasetli talebem. VE VEFATIMDAN SONRA SADAKATLİ VÂRİSİM, BlRÂDER-ZÂDEM…” (Barla Lahikası, 271)
“Cemâate Sözler’i okumak zamanında, sendeki hissiyyât-ı âliyye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyyet-i dîniyye galeyanının sırrı şudur ki: ‘Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makâm-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Said’in vekili, belki ma’nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.’” (Barla Lahikası, 255)
“ikinci ru’yân ise: Sana ve Müslümanlara büyük bir beşarettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itabdır. Onuncu safta iken, imametin çok ma’nidârdır. İnşâallah Cenâb-ı Hak seni, âlî bir mertebe olan İmamlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hazır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.” (Barla Lahikası, 378)
” Sizin gibi hakikata yetişmiş ve hakikattaki hakiki teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin naşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytânların desâisle tehacümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metanet ve hüzün ve merak etme demeye ihtiyâç hissetmem.” (Barla Lahikası, 263)
“Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebi kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hiç birisi BENİM HULÛSÎ’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.” (Barla Lahikası, 321)
“Bütün mektûblarımda ‘Azız sıddîk kardaşlarım’ dediğim zaman muhlis HULÛSÎ saff-ı evvel muhâtabların içindedir.” (Barla Lahikası, 26)
Risâle-i Nur, umûm Mü’minlerin malıdır
Nasıl ki, Kur’ân’ın maddî ve ma’nevî vârisleri inhisar altına alınmıyor, tağyir etmemek şartıyla herkes Kur’ân’ı matbaaya verebilir ve çalışmak şartıyla herkes ilmî olarak ve ma’-nen Kur’ân’ın vârisi olabilir. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr dahi Kur’ân’ın tefsîri olması hasebiyle ne bir cemâatin, ne bir cem’ıyyetin malı değildir; belki umûm mü’minlerin malıdır. Risâle-i Nûr’u tebdîl ve tağyir etmemek ve sadâkat şartıyla, o eserler hem ma’nevî hem de maddî olarak bütün ümmetin malıdır. O hâlde, Risâle-i Nûr’un da ne maddî ve ne de ma’nevî vârisleri inhisar altına alınamaz. Kur’ân’ın mu’cize-i ma’neviyyesi olan bu eserler “Lâ ilahe illallah Muhamme-dü’r-Rasûlullah” diyen bütün ümmetin malıdır.Temennîmiz odur ki, diyanetten teşekkül eden bir ilmî hey’etin Risâle-i Nûr’a maddeten ve ma’nen sâhib çıkmasıdır. Şimdi vârislerle alâkalı yukarıda zikredilen mektubun şerhine geçiyoruz:
Mektûb, maddî vârisler hakkında
Evvelâ: Yukarıda geçen vârislerle alâkalı mektûb, maddî vârisler hakkında olup ma’nevî vârisler hakkında değildir.
Saniyen: Maddî vârisler ayrıdır, ma’nevî vârisler bütün bütün ayrıdır. Şimdi bu iki kısım vârisleri îzâh edeceğiz. Şöyle ki:
1) Maddî vârisler: Üstadın elbiseleri, kitâbları, matbaadan elde edilen gelirlerin dağıtımı gibi metrûkâtla alâkadar olan eş-hâsdır. Bunlara muhasebe vazifesi verilmiş, ma’nevî kumandanlık vazîfesi verilmemiştir. Bunlar maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir. Bedîüzzamân Hazretlerinin matbaa işini hakîkî vârislere değil, gençlere, belki maddî vârislere bırakmasının sebebi; ilmî ve ma’nevî vâris olanların vazifelerinin ağırlığından dolayı böyle maddî şeylerle onları meşgul ettirmemek içindir.
Hacı Hulûsî Bey (ra) merhuma “vârisler” konusunda Vahdettin Hızıroğlu tarafından mektûbla sorulan bir suâle, o zât-ı muhterem yine mektûbla cevaben şöyle diyor: “Vârisler, hastalığı zamanında hayâtta bulunup sünnet olan vasiy-yeti yerine getirecek zâtlardır.”
Manevî vârisler kimlerdi?
2) Ma’nevî vârisler: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîüzzamân Sa-id Nursî Hazretlerine ma’nevî ve ilmî cihette vâris olan ve hakâik-ı îmâniyye ve esâsât-ı Islâmiyyeyi insanlara teblîğ etmekle vazîfedâr olan eşhâsdır. Bu eşhas, zahirî ilimleri elde ettikten sonra bâtınî ilimleri de elde etmek suretiyle Risâle-i Nûr vasıtasıyla hakikate geçmek isteyen kimselerdir. Bu ze-vât-ı âliyye, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül edip -Âyetü’l Kübrâ risalesinde beyân edildiği tarzda- hakikatü’l-hakâika geçen ve o hakâ-ikın hakîkî zevkini tadan başta Hacı Hulûsî Bey olmak üzere Hoca Sabri, Hüsrev, Mehmed Feyzi, Hafız Ali, Hasan Feyzi, Hafız Tevfîk gibi erkân ve esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve ilm-i zahir ile ilm-i bâtını mezceden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek bir makam olan “asrın imâmı” vazifesiyle tavzif edilmiş biri vardır ki, o da el-Hâc îbrâhîm Hulûsî (ra) Bey’dir.
Hacı Hulûsî Bey (ra), mezkûr maddî vârisleri ta’rîf ettiği aynı mektûbda ma’nevî vârisler için de şöyle buyurmaktadır:
” Üstâd Hazretleri, bir tarikatın piri değildir ki, postnişin-lik vazifesini birine veya bir zümre ve aralarında birini seçmek üzere bıraktığı, vâris yaptığı düşünülebilir. Bu babda bir şûra da düşünülemez. Hem bir hadîs-i şerif ile sabit olan her yüz başında bu ümmete Cenâb-ı Hak îmânlarını tecdîd için bir müceddid göndermesi hususunun onun bir ferdi bu asırda Risâle-i Nûr’ dur diyen Üstadımızdır.”
O hâlde bu maddî ve ma’nevî şeklinde ikiye ayrılan varislik mes’elesi, birbirinden çok farklı iki mes’eledir.
Biri; maddî metrûkât ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir.
Diğeri ise; Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerine ma’nevî ve ilmî cihette hakâik-ı îmâniyye ve esâsât-ı Islâmiyyeyi insanlara teblîğ eden vârislerdir. Unutulmamalıdır ki, her şey kendi ehil ve erbabına bırakılmazsa o şeyde muvaffakıyyet elde edilmez ve netice alınmaz. Bin dört yüz seneden beri gelen îslâm âlimlerinin ve mürşidlerin hizmet anlayışı ve metodu ne ise, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin ve ma’nevî vârislerinin de hizmet anlayışı ve metodu odur. İşte o gizli zındıka komitesi, bu müstakim olan hizmet anlayışını ortadan kaldırmak için maddî vârisleri nazara verdiler. Bu müstakim hizmetten kasdımız şudur ki: Kitâb, Sünnet, Icmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâyı esâs alan ve tedrisâtta Kur’ân, Hadîs, Risâle-i Nûr ve Fıkhı okuyan ve okutan bir hizmet anlayışıdır.
“Vâris”ten murad nedir?
Sâlisen: Hacı Hulûsî Bey (ra)’m yukarıda zikrettiğimiz mektubunda ta’rîf ettiği gibi; Bedîüzzamân Hazretlerinin Emirdağ Lâhikası’nda geçen mektubundaki vârisler, Şerîat-ı Garrâdaki vârisler, yâni nesebî vârisler ma’nâsında değildir. Belki bu mektûbda geçen vâristen murâd, “vâsi” ma’nâsın-dadır; yâni kendisine vasiyyet yapılan kişidir. Yoksa, “vâris-i şer’i” ve “vâris-i nesebî’ ma’nâsında değildir. Çünkü, şeriata göre vâris: Kur’ân’ın tesbît ettiği vefat eden şahsın akrabalarıdır. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri gibi bir âlim, kimin vâris-i şer’î olduğunu bildiği için; “vâris” kelimesini bu ma’nâ-da, yâni “vâsi” ma’nâsında kullanmıştır. Hacı Hulûsî Bey’in de ifâde ettiği gibi buradaki vâristen murâd, şer’-i şerif de geçen irsin vârisi değildir. Belki “vâsi” ma’nâsındadır.
Şahıslar fâni, hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyye ise bakidir.
Râbian: Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin vârisleri hakkındaki ba’zı açıklamaları ve ba’zı eşhasın isimlerinin zikredilmesi, inhisar ma’nâsında değildir. Çünkü, Risâle-i Nûr mîrî malıdır. Risâle-i Nûr’un ne maddî, ne ma’nevî vârisleri inhisar altına alınabilir. Risâle-i Nûr bütün ümmetin malıdır. Sadâkat şartıyla, Risâle-i Nûr dâiresinde bulunan herkes maddî vâris olabileceği gibi; terakki neticesinde zahirden hakikate geçen herkes de Risâle-i Nûr’un ma’nevî vârisi olabilir. Risâle-i Nûr’un maddî ve ma’nevî vârisleri herhangi bir sayıyla da mukayyed değildir. Çünkü, şahıslar fânî, hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye ise bakîdir. Demek, da’vâlar fânî şahıslara bina edilemez. O hâlde ne ma’nevî vârisler ne de maddî vârisler belli eşhasla sınırlanabilir. Kur’ân’m da’vâsı kıyamete kadar devam edeceğinden, Kur’ân’a hizmet edecek eşhas da derecesine göre bu verasette dâhildir.
Hâmisen: Bu mes’ele gizli bir zmdıka komitesi tarafından Risâle-i Nûr talebeleri arasına sinsice atılmıştır. Gayeleri ise, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin hâlis, müstakim ve ma’nevî vârisleri olan haslar ve erkânlardan Müslümanları soğutmak ve onların müstakim olan hizmet usûlünden uzaklaştırmak suretiyle Risâle-i Nûr hakikatlerini te’vîlât-ı faside ile te’vîl etmek, böylece Kur’ân, Hadîs ve Tasavvufta olduğu gibi, Risâle-i Nûr’da da tahrif, tağyir ve tebdil etmek için çalışmalarıdır.
Kanâatimiz ise şudur ki; şu anda hayâtta olan hiç bir Risâle-i Nûr talebesi, saff-ı evveldeki ma’nevî vârisler olan haslar ve erkânlara karşı bir tefevvuk düşüncesi içerisinde değildirler; belki onları, yâni o hasları ve erkânları her zaman hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyyede “birinci” addetmişlerdir. Bu îzâhâttân gayemiz, Risâle-i Nûr’un matbaa işiyle uğraşan kimseleri tenkîd değildir. Belki bu noktada onlar da ehl-i insaftırlar. O saff-ı evvel talebeleri büyük olarak bilirler ve onlara kavuşulamayacağını da kabûl ederler. Onlar hakkında inancımız budur.
Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere sadâkat ve samîmiyyeti muhafaza etmek şartıyla ve Risâle-i Nûr’u tağyîr ve tebdil etmemek şartıyla hayr-ı kesîr ihsan eylesin.
Elhâsıl: Kur’ân’ın ve Risâle-i Nûr’un hakikî ma’nâdaki ilmî ve ma’nevî vârislerini Allah seçer, beşer seçimiyle değildir.
(Kaynak: Reddül Evham 3)
posted on Ekim 20th, 2008 at 21:48
posted on Ekim 20th, 2008 at 21:54
posted on Ekim 20th, 2008 at 21:55
posted on Ekim 20th, 2008 at 22:05
posted on Ekim 20th, 2008 at 22:37
posted on Ekim 20th, 2008 at 23:01
posted on Ekim 20th, 2008 at 23:07
posted on Ekim 20th, 2008 at 23:15
posted on Ekim 20th, 2008 at 23:33