Muhammediler İlim Yurdu

Üstad’ın Varisleri İle Alakalı Mektubun İzahı

20th Ekim 2008

Üstad’ın Varisleri İle Alakalı Mektubun İzahı

Kategori Risale-i Nur |

O gizli zındıka komitesinin te’vîlât-ı faside ile te’vîl ettikleri mes’elelerden biri de, Bedîüzzamân Hazretlerinin vârisler hakkında yazdığı gelecek mektubudur.

“Aziz, Sıddîk Kardeşlerim ve Vârislerim!

“Ecel gizli olmasından, vasiyyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husûsî kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve Nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o hey’etten on iki (**) kahraman kardeşlerime vasiyyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübarek ellerde hizmet-i nû-riyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti’mâl edilsin.

“Kardeşlerim! Bu vasiyyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessü-râttan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla beraber; gizli münafıkların desiselerle müteaddid sû’-i kasdları için bu vasiyyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rab-bâniyye ve hıfz-ı İlâhî devam ediyor.

” (**) Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Atıf Tillo’lu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih.” (Emirdağ Lahikası, s. 119-120)

Saff-ı evveldeki zevât-ı âliyeden istifade edilmedi

O gizli komite, Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mektubunda ta’yîn ettiği maddî metrûkâtmdan sorumlu olan talebeleri öne sürmek suretiyle, saff-ı evveli teşkil eden erkân ve ma’ne-vî vârisleri saf dışı bırakıp, bir kısmını tarikat meşreb, bir kısmını milliyyetçi vb. nâmlar altında ittihâm ederek bu saff-ı evveldeki ehâss-ı havas ve erkân olan zevât-ı âliyyeyi “hizmeti bilmiyorlar gibi gösterip, onlar hayâtta iken hem o maddî metrûkâttan sorumlu olan eşhas onlardan istifâde etmediler, hem de başka insanların istifâdesine mâni’ oldular ve böylece onların hizmet metodlarmdan insanları uzaklaştırdılar. Tâ ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî mesleği kaybolsun. Ba’de’l-memât mezar taşından da istifâde olunmaz! Halbuki, o zevât-ı âliyyenin hizmet metodları, 1400 seneden beri gelen islâm âlimlerinin ve mürşidlerin bahusus Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin hizmet metodunun aynısı idi. O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin vefatını müteâkıb o devrede henüz yaşları küçük, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan ve Risâle-i Nûr hizmetinin maddî işleriyle meşgul olan Bedîüzzamân Hazretlerinin maddî hizmetkârlarını ön plana çıkararak Bedîüzzamân Hazretlerinin hakikî vârislerinin bunlar olduklarını nazara verip saff-ı evveli teşkil eden ve hakîkî vâris olan talebelerden insanları uzaklaştırmak yoluna gittiler ve o gizli komite bunda muvaffak da oldular. Inâyet-i Ilâhiyye, Risâle-i Nûr’a nezâret ettiği için inşâallah onların bu zararlarını telâfi edecektir. Allâhu a’lem. Halbuki, o maddî hizmetkârların böyle bir tefevvuk niyetleri yoktu ve saff-ı evveldeki talebeleri takdîr ediyorlardı. O hâlde bu fikir, olsa olsa o gizli zındıka komitesinin sinsi bir planıdır. Bununla da, Risâle-i Nûr’un hakîkî mesleğini kaybettirmek istiyorlar.

Bedîüzzamân Hazretleri ulûm-i zahir ve bâtında mütehassıs olan Mehmed Fevzi Efendi için, “İsparta kahramanlarına yetişemezsin” dediği hâlde, Üstâd Hazretleri vefat ederken daha genç yaşta bulunan, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan o maddî metrûkât vârislerin saff-ı evvel talebelerine yetişmeleri mümkün müydü? Yine Bedîüzzamân Hazretleri, Hulûsî Bey (rh) hakkında şu beyanâtta bulunmuştur:

Bediüzzaman Hazretlerinin Hulusi Bey (rh) hakkındaki beyânları

“Benim vârisim olan sen.” (Mektûbât, s. 20)
“Aziz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân ‘da gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferasetli talebem. VE VEFATIMDAN SONRA SADAKATLİ VÂRİSİM, BlRÂDER-ZÂDEM…” (Barla Lahikası, 271)

“Cemâate Sözler’i okumak zamanında, sendeki hissiyyât-ı âliyye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyyet-i dîniyye galeyanının sırrı şudur ki: ‘Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makâm-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Said’in vekili, belki ma’nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.’” (Barla Lahikası, 255)

“ikinci ru’yân ise: Sana ve Müslümanlara büyük bir beşarettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itabdır. Onuncu safta iken, imametin çok ma’nidârdır. İnşâallah Cenâb-ı Hak seni, âlî bir mertebe olan İmamlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hazır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.” (Barla Lahikası, 378)

” Sizin gibi hakikata yetişmiş ve hakikattaki hakiki teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin naşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytânların desâisle tehacümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metanet ve hüzün ve merak etme demeye ihtiyâç hissetmem.” (Barla Lahikası, 263)

“Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebi kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hiç birisi BENİM HULÛSÎ’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.” (Barla Lahikası, 321)

“Bütün mektûblarımda ‘Azız sıddîk kardaşlarım’ dediğim zaman muhlis HULÛSÎ saff-ı evvel muhâtabların içindedir.” (Barla Lahikası, 26)

Risâle-i Nur, umûm Mü’minlerin malıdır

Nasıl ki, Kur’ân’ın maddî ve ma’nevî vârisleri inhisar altına alınmıyor, tağyir etmemek şartıyla herkes Kur’ân’ı matbaaya verebilir ve çalışmak şartıyla herkes ilmî olarak ve ma’-nen Kur’ân’ın vârisi olabilir. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr dahi Kur’ân’ın tefsîri olması hasebiyle ne bir cemâatin, ne bir cem’ıyyetin malı değildir; belki umûm mü’minlerin malıdır. Risâle-i Nûr’u tebdîl ve tağyir etmemek ve sadâkat şartıyla, o eserler hem ma’nevî hem de maddî olarak bütün ümmetin malıdır. O hâlde, Risâle-i Nûr’un da ne maddî ve ne de ma’nevî vârisleri inhisar altına alınamaz. Kur’ân’ın mu’cize-i ma’neviyyesi olan bu eserler “Lâ ilahe illallah Muhamme-dü’r-Rasûlullah” diyen bütün ümmetin malıdır.Temennîmiz odur ki, diyanetten teşekkül eden bir ilmî hey’etin Risâle-i Nûr’a maddeten ve ma’nen sâhib çıkmasıdır. Şimdi vârislerle alâkalı yukarıda zikredilen mektubun şerhine geçiyoruz:

Mektûb, maddî vârisler hakkında

Evvelâ: Yukarıda geçen vârislerle alâkalı mektûb, maddî vârisler hakkında olup ma’nevî vârisler hakkında değildir.

Saniyen: Maddî vârisler ayrıdır, ma’nevî vârisler bütün bütün ayrıdır. Şimdi bu iki kısım vârisleri îzâh edeceğiz. Şöyle ki:

1) Maddî vârisler: Üstadın elbiseleri, kitâbları, matbaadan elde edilen gelirlerin dağıtımı gibi metrûkâtla alâkadar olan eş-hâsdır. Bunlara muhasebe vazifesi verilmiş, ma’nevî kumandanlık vazîfesi verilmemiştir. Bunlar maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir. Bedîüzzamân Hazretlerinin matbaa işini hakîkî vârislere değil, gençlere, belki maddî vârislere bırakmasının sebebi; ilmî ve ma’nevî vâris olanların vazifelerinin ağırlığından dolayı böyle maddî şeylerle onları meşgul ettirmemek içindir.
Hacı Hulûsî Bey (ra) merhuma “vârisler” konusunda Vahdettin Hızıroğlu tarafından mektûbla sorulan bir suâle, o zât-ı muhterem yine mektûbla cevaben şöyle diyor: “Vârisler, hastalığı zamanında hayâtta bulunup sünnet olan vasiy-yeti yerine getirecek zâtlardır.”

Manevî vârisler kimlerdi?

2) Ma’nevî vârisler: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîüzzamân Sa-id Nursî Hazretlerine ma’nevî ve ilmî cihette vâris olan ve hakâik-ı îmâniyye ve esâsât-ı Islâmiyyeyi insanlara teblîğ etmekle vazîfedâr olan eşhâsdır. Bu eşhas, zahirî ilimleri elde ettikten sonra bâtınî ilimleri de elde etmek suretiyle Risâle-i Nûr vasıtasıyla hakikate geçmek isteyen kimselerdir. Bu ze-vât-ı âliyye, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül edip -Âyetü’l Kübrâ risalesinde beyân edildiği tarzda- hakikatü’l-hakâika geçen ve o hakâ-ikın hakîkî zevkini tadan başta Hacı Hulûsî Bey olmak üzere Hoca Sabri, Hüsrev, Mehmed Feyzi, Hafız Ali, Hasan Feyzi, Hafız Tevfîk gibi erkân ve esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve ilm-i zahir ile ilm-i bâtını mezceden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek bir makam olan “asrın imâmı” vazifesiyle tavzif edilmiş biri vardır ki, o da el-Hâc îbrâhîm Hulûsî (ra) Bey’dir.

Hacı Hulûsî Bey (ra), mezkûr maddî vârisleri ta’rîf ettiği aynı mektûbda ma’nevî vârisler için de şöyle buyurmaktadır:

” Üstâd Hazretleri, bir tarikatın piri değildir ki, postnişin-lik vazifesini birine veya bir zümre ve aralarında birini seçmek üzere bıraktığı, vâris yaptığı düşünülebilir. Bu babda bir şûra da düşünülemez. Hem bir hadîs-i şerif ile sabit olan her yüz başında bu ümmete Cenâb-ı Hak îmânlarını tecdîd için bir müceddid göndermesi hususunun onun bir ferdi bu asırda Risâle-i Nûr’ dur diyen Üstadımızdır.”

O hâlde bu maddî ve ma’nevî şeklinde ikiye ayrılan varislik mes’elesi, birbirinden çok farklı iki mes’eledir.

Biri; maddî metrûkât ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir.

Diğeri ise; Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerine ma’nevî ve ilmî cihette hakâik-ı îmâniyye ve esâsât-ı Islâmiyyeyi insanlara teblîğ eden vârislerdir. Unutulmamalıdır ki, her şey kendi ehil ve erbabına bırakılmazsa o şeyde muvaffakıyyet elde edilmez ve netice alınmaz. Bin dört yüz seneden beri gelen îslâm âlimlerinin ve mürşidlerin hizmet anlayışı ve metodu ne ise, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin ve ma’nevî vârislerinin de hizmet anlayışı ve metodu odur. İşte o gizli zındıka komitesi, bu müstakim olan hizmet anlayışını ortadan kaldırmak için maddî vârisleri nazara verdiler. Bu müstakim hizmetten kasdımız şudur ki: Kitâb, Sünnet, Icmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâyı esâs alan ve tedrisâtta Kur’ân, Hadîs, Risâle-i Nûr ve Fıkhı okuyan ve okutan bir hizmet anlayışıdır.

“Vâris”ten murad nedir?

Sâlisen: Hacı Hulûsî Bey (ra)’m yukarıda zikrettiğimiz mektubunda ta’rîf ettiği gibi; Bedîüzzamân Hazretlerinin Emirdağ Lâhikası’nda geçen mektubundaki vârisler, Şerîat-ı Garrâdaki vârisler, yâni nesebî vârisler ma’nâsında değildir. Belki bu mektûbda geçen vâristen murâd, “vâsi” ma’nâsın-dadır; yâni kendisine vasiyyet yapılan kişidir. Yoksa, “vâris-i şer’i” ve “vâris-i nesebî’ ma’nâsında değildir. Çünkü, şeriata göre vâris: Kur’ân’ın tesbît ettiği vefat eden şahsın akrabalarıdır. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri gibi bir âlim, kimin vâris-i şer’î olduğunu bildiği için; “vâris” kelimesini bu ma’nâ-da, yâni “vâsi” ma’nâsında kullanmıştır. Hacı Hulûsî Bey’in de ifâde ettiği gibi buradaki vâristen murâd, şer’-i şerif de geçen irsin vârisi değildir. Belki “vâsi” ma’nâsındadır.

Şahıslar fâni, hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyye ise bakidir.
Râbian: Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin vârisleri hakkındaki ba’zı açıklamaları ve ba’zı eşhasın isimlerinin zikredilmesi, inhisar ma’nâsında değildir. Çünkü, Risâle-i Nûr mîrî malıdır. Risâle-i Nûr’un ne maddî, ne ma’nevî vârisleri inhisar altına alınabilir. Risâle-i Nûr bütün ümmetin malıdır. Sadâkat şartıyla, Risâle-i Nûr dâiresinde bulunan herkes maddî vâris olabileceği gibi; terakki neticesinde zahirden hakikate geçen herkes de Risâle-i Nûr’un ma’nevî vârisi olabilir. Risâle-i Nûr’un maddî ve ma’nevî vârisleri herhangi bir sayıyla da mukayyed değildir. Çünkü, şahıslar fânî, hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye ise bakîdir. Demek, da’vâlar fânî şahıslara bina edilemez. O hâlde ne ma’nevî vârisler ne de maddî vârisler belli eşhasla sınırlanabilir. Kur’ân’m da’vâsı kıyamete kadar devam edeceğinden, Kur’ân’a hizmet edecek eşhas da derecesine göre bu verasette dâhildir.

Hâmisen: Bu mes’ele gizli bir zmdıka komitesi tarafından Risâle-i Nûr talebeleri arasına sinsice atılmıştır. Gayeleri ise, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin hâlis, müstakim ve ma’nevî vârisleri olan haslar ve erkânlardan Müslümanları soğutmak ve onların müstakim olan hizmet usûlünden uzaklaştırmak suretiyle Risâle-i Nûr hakikatlerini te’vîlât-ı faside ile te’vîl etmek, böylece Kur’ân, Hadîs ve Tasavvufta olduğu gibi, Risâle-i Nûr’da da tahrif, tağyir ve tebdil etmek için çalışmalarıdır.
Kanâatimiz ise şudur ki; şu anda hayâtta olan hiç bir Risâle-i Nûr talebesi, saff-ı evveldeki ma’nevî vârisler olan haslar ve erkânlara karşı bir tefevvuk düşüncesi içerisinde değildirler; belki onları, yâni o hasları ve erkânları her zaman hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyyede “birinci” addetmişlerdir. Bu îzâhâttân gayemiz, Risâle-i Nûr’un matbaa işiyle uğraşan kimseleri tenkîd değildir. Belki bu noktada onlar da ehl-i in­saftırlar. O saff-ı evvel talebeleri büyük olarak bilirler ve onlara kavuşulamayacağını da kabûl ederler. Onlar hakkında inancımız budur.

Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere sadâkat ve samîmiyyeti muhafaza etmek şartıyla ve Risâle-i Nûr’u tağyîr ve tebdil etmemek şartıyla hayr-ı kesîr ihsan eylesin.

Elhâsıl: Kur’ân’ın ve Risâle-i Nûr’un hakikî ma’nâdaki ilmî ve ma’nevî vârislerini Allah seçer, beşer seçimiyle değildir.

(Kaynak: Reddül Evham 3)

This entry was posted on Pazartesi, Ekim 20th, 2008 at 04:59 and is filed under Risale-i Nur. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

There are currently 9 responses to “Üstad’ın Varisleri İle Alakalı Mektubun İzahı”

Why not let us know what you think by adding your own comment! Your opinion is as valid as anyone elses, so come on... let us know what you think.

  1. 1 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    güzel bir paylaşım olmuş ,

    ehlizındıka muhakkak görevini yapacaktır. bazı saflerıda kullanacaktır .insan aldanır iftiralarla hakiki nur talebelerini şaşırtma aldatma planı olmuştur ,inkar edilemez.üstad hz. herzaman insaflı olmuş ,hizmette kusur edenleri ki hayırlı işlerin muzır manileri çok olur onlarlauğraşılır bu çok normal ,hemen silmemiştir.

    üstad hz. herdefasında yüzleri risalei nura çevirmiş.bu ona hizmet eden insanları tanımayız demek olmamalı .veya vesilelikten fazlada makam verilmemeli .ne ifrat olmalı ne tefrit olmalı.

    maddi varis ve manevi varisleri meseleside ,hiç duymadım .o gözle okuyucam risaleinuru .bana lutfedip açarsa ,malumatım olur .hayalimin elinde kalsın şimdilik.

    manevi den kasdınız eski tarikat usüllerimi (doğru kuranii metodlardır .latif nüktelerde kapanmış hangahlara sokmak tabirini kullanır.eleştirmek için değil .risalei nurun yeni bir metod olduğunu vurgular.ilim içinde hakikata yol açmış.zira müçtehid olan diğer müçtehide tabi olmaz der.)

    ve derki ;güzel rüyalar ,hayaller,nur ve zevklere mübtela,ahiret faziletinden ayrı olan dünyevi ve hevesi zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola.

    bu dünya darül hizmettir ,külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür. darül mükafat değil. onun içindirki ehli hakikat keşif ve kerametlerdeki ezvak ve envara ehemmiyet vermiyorlar belki bazen kaçıyorlar .setrini istiyorlar. yani bizde zayıf damar sayılıyor o tarz şeyler .

  2. 2 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    hem firavun haftada bir yemek yermiş ki keramet leri de varmış .yani istidrac manasında .benimde en zayıf tarafım ayrıca .kendimi zor tutuyorum o zevkli işlere girmemek için .haram değil .hoş. ama risaleinur hizmeti ,ebulaşey olmak ,tabi bu benim risalei nurdan anladığım .o tarzda yapan yapsın eleştirmem.haram değil.risaleler 12 tarikatı içine alan bir tarz .üstad geniş bırakmış .ben daraltmam .

  3. 3 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    Hz. Üstad diyor ki:
    “Risale-i Nur’un yüz bin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri, binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi, inşâallah kıyamete kadar devam ettirecekler.” (Şualar sh: 377)
    “Evet, dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üç yüz yıl evvel âlem-i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir in’ikâsıdır ve o manevî güneşin her asırda parlayan lem’alarından birisidir ve beklenilen son mucize-i manevîsidir!” (Tarihçe-i Hayat sh: 156)
    Mezkür iki parçada siyah yazılı beyanlar, kesindir, te’vil kaldırmaz.
    “Risale-i Nur, Kur’anın son asırlarda beklenen bir mu’cize-i mânevîsi olarak tulû etmiş.” (Tarihçe-i Hayat sh: 155)
    “Üstad, Nurların yazılmasına, teksirine çok ehemmiyet verirdi. “Risale-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mucize-i Kur’âniyedir.” deyip, Nur’a ait hizmeti, zamanın en büyük meselesi olarak kabul eder, bu ehemmiyetle davranırdı.” (Tarihçe-i Hayat sh: 463)
    “Nur Risaleleri, şiddetli ihtiyaç zamanında te’lif edildiğinden, her yazılan risale, gayet şifalı bir tiryak ve ilâç hükmünü taşıyor ve öyle de tesir edip pek çok kimselerin manevî hastalıklarını tedavi ediyor. Risale-i Nuru okuyan her bir kimse; güya o risale kendisi için yazılmış gibi bir hâlet-i ruhiye içinde kalarak büyük bir iştiyak ve şiddetli bir ihtiyaç hissederek mütalâa ediyor. Nihayet öyle eserler vücuda geliyor ki; bu asır ve gelecek asırların bütün insanlarının imanî, İslâmî, fikrî, ruhî, kalbî, aklî ihtiyaçlarına tam cevab verecek ve kâfi gelecek Kur’anî hakikatlar ihsan ediliyor.” (Tarihçe-i Hayat sh: 160)
    Tarihçe-i Hayat eserinde Bediüzzaman Hazretlerine atfen deniliyor ki:
    “Cenab-ı Hak; Kemâl-i Rahmetiyle bu ferd-i ferîdi, kemalât-ı insaniyenin bütün envaını câmi bir istidadda yaratmış ve bu istidadların da azamî şekilde inkişafını irade etmiş ki; bu müstesna zatı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı mânevîsi itibariyle bütün hakaikde “üstad-ı küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlarının bir aks-i nurunu ve tecellisini Risale-i Nur şahs-ı mânevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece, Risalet-i Ahmediye ve hakikat-ı Muhammediyenin câmi bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat mânen bütün âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur. Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir.” (Tarihçe-i Hayat sh: 168)
    Bediüzzaman Hazretlerinin yüksek şahsiyetini tavsif eden bir yazıda deniliyor ki:
    “Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedî’nin (A.S.M.) neşrinde ve isbatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyid-ül Enbiya Hazretlerinin (A.S.M.) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine naildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes’in (A.S.M.) emr u fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr ve hakaikına vâris ve ma’kes olan bir zât-ı kerim-üs sıfattır.

  4. 4 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    üstadın talebeleri içinde öyle büyük zevat vardır amenna .gurur duyuyorum.Allah hepsine komşu etsin. bence bildiğimizdende yüksek seviyeleri mertebeleri vardır .ricalül gaybdır. herkez bilemez.üstadın talebeleri de üstad gibi seçkindir.3 şahsiyeti okuyabilenler beri gelsin .yani maneviyatlarını göre bilenler. maneviyatın ölçüsüde herkeze göre değişir tabi. ama aşağı yukarı tuttururuz .kuran talebelerine Allah selamet versin .

  5. 5 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    şuda ilginç diğer büyük zatların talebeleri .hep aynı meşrebte ,takip etmişler.fakat üstadın talebeleri başlı başına ,hepsi birer farklı çiçek açmış.risalei nurun mümtaz bir özelliği bu da galiba. aynı sahabe mesleği gibi,ne ömer osmana benziyo ,ne osman aliye ,nede ali ebu bekre (RAnhüm )..kurandan alıp meşreplerini şekillenmişler ,Allahın esmasına ayine olmuşlar .risaleinurda ferdiyete mazhar .şimdi kim kimi inkar eder ,edebilir .insan fıtratınımı değişsin taklidmi etsin .gerçi kitaba muhatab olmayana taklid düşüyo ,oda meşru kitapta var.

  6. 6 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    hem hiçbir nur talebesi hadise fıkıha karşı olamaz .herkezin ibadet tarzı aynıdır .lakin barlada deniliyor bazı ilim vardır birdefa okunsa yeterli .öğrendinmi uygularsın .ama iman hakikatleri defalarca okunsa terakki bitmez ,malumunuz.hem ilim kendisi farz ibadetlerindendir.ibadet tarzı şeriatte geniş tutulmuş. meşrudur yani sünnetteki her tür ibadet. risalelere gelince o da geniş fakat ilim içinde hakikate yol açmış,ilim öne çıkmış ,bence.tarikatın verdiği faideyi kitap okuyarak alıyosun .mesela ben zikir zikir çekmem fakat .risale okuyarak kalbim devamlı zikir halinde .özel bir çalışmam yok .imanla beraber ilmihaldeki emr edilen adaplarıda gayrıihtiyari edinmişim hamdolsun .ilmihal okunmaz demek değil.bakılacaktır bakıyoruzda.risaleler terbiye etmiyo demeyin .diyor üstad .ediyor .

  7. 7 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    “Çok aziz ve sıddık, kahraman Sabri!
    Cenab-ı Hak, Galib Bey gibi çok fedakârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Bu zât garbda, aynı şarkta Hulusi Bey gibi imana hizmet ediyor. Tarîkat cihetiyle ehl-i imanı dalaletten çekmeye çalışıyor. Bu zât, eskiden beri Risale-i Nur’u görmeden Nur mesleğinde hareket etmeye çalışmış, sonra Nurlarla münasebeti kuvvetleştiği zaman, daha ziyade hizmet edebilir. Fakat Nur’un mesleği, hakikat ve Sünnet-i Seniye ve feraize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esastır; tarîkata ikinci, üçüncü derecede bakar. Galib kardeşimiz Alevîler içinde Kadirî, Şazelî, Rüfaî Tarîkatlarının bir hülâsasını Sünnet-i Seniye dairesinde Hulefa-yı Raşidîn, Aşere-i Mübeşşere’ye ilişmemek şartıyla muhabbet-i Âl-i Beyt dairesinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor. Hakikat namına ve imanı kurtarmak ve bid’alardan muhafaza etmek hesabına ehemmiyetli üç-dört faidesi var:
    6- Birincisi: Alevîleri başka fena cereyanlara kaptırmamak ve müfrit Râfızîlik ve siyasî Bektaşîlikten bir derece muhafaza etmek için ehemmiyetli faidesi var.
    7- İkincisi: Hubb-u Ehl-i Beyt’i meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfızî de olsa; zındıkaya, küfr-ü mutlaka girmez. Çünki muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber ve Âl-i Beyt’in adavetini tazammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vasıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini daire-i sünnete tarîkat namına çekmek, büyük bir faidedir.
    8- Hem bu zamanda, ehl-i imanın vahdetine çok zarar veren bazı siyasî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedakârlıklarından istifade edip kendilerine âlet etmemek için Nur dairesine çekmek büyük bir maslahattır. Madem Nur şakirdlerinin üstadı İmam-ı Ali’dir (R.A.) ve Nur’un mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır, elbette hakikî Alevîler kemal-i iştiyakla o daireye girmeleri gerektir.
    9- Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr-ü sülûk-ü kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur dairesi hakikat mesleğinde gidip tarîkatların faidesini temin eder diye o kardeşimize Ramazanını tebrik ve selâmımla beraber yazınız. O da bize dua etsin.” (E:241)

  8. 8 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    30- “İ’lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur’andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum.
    31- Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin şânındandır.”Ms:212
    32- “Bu zamanda lillahilhamd sünnet-i seniye dairesinde kemal-i imanı kazanan Risale-i Nur şakirdleri evliyaların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından; her zamanda bulunan hakikî mürşidler, her halde bu zamanda Risale-i Nur şakirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etse, yirmi mürid kadar kıymet verirler.
    33-Hem zevkli ve cazibedar velayet tereşşuhatı karşısında Risale-i Nur’un hizmetindeki meşakkat, mücahede,. külfet bulunduğundan, Feyzi’ye hitaben beyan edilen hakikat o tarafa da faidesi olur diye leffen size gönderildi.

  9. 9 On Ekim 20th, 2008, selahattin said:

    İkinci mesele: Seciye-i Aliye-i Sahabeyi ve Meşreb-i Nurani-i Peygamberîyi beyan eden Risale-i Nur dairesindeki feyze kanaat etmeyip bir kısım kardeşlerimiz tarikat hevesiyle üstadının ve kardeşlerinin şahs-i manevisinin rızasını ve iznini almadan başka yerde o hevesle hem kendine faidesi olmayarak hem bizlere hem Risale-i Nura hem musibetimizde arkadaşlarımıza Risale-i Nura girmeyen rufekamıza zarar ve muteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar-ı dikkatini celbe medar bir heveste bulundular. Ben ki her birinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen muhakemede iddia ettim ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmiştimki: Risale-i Nur talebesinin en küçüğünü hariç bir veliden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali ve Lütfü gibi genç ve halis Risale-i Nur talebelerini hariçteki büyükçe bir veliye tercih ettiğimi çok emarelerle benden anladığınız halde nasıl oluyorki menfaatsiz, belki zararlı bir heves yolunda arkadaşların şahs-ı manevisinin malum ve âli makamını ve üstadınızın müsellem size karşı hayırhahlığını düşünmeyip hariçte makamı sizce meçhul ve hem o biçareye zararlı bir surette şeyhlik damarını tahrik etmek suretinde sohbet etmek muvafık değildir. Bu tenkit, haşa sizin umumunuza ve ekserinize ait değil. Yalnız bir, iki, üç zatın kusurlarına da değil, kalplerinin fazla safvettinden ve tarikata ziyade heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zayıf damarı, sebeb-i ittihamımız olan tarikatı en kuvvetli sebep göstermesi, zannederim bu manasız tarikat hevesi sebebiyet veremiştir. Burada bu tevkifimizin en kuvvetli sebebi bu bazı safdillerin hevesinden ve benimle de münasebetleri tarikat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok rica ederim benim bu tenkidimden gücenmeyiniz. OL:676

Yorum Ekle


Giriş
ListeNur.de - islami siteler listesi