Semavi Kitaplarda Hz. Muhammed (Asm) ve Kur’an
Resul-i Ekrem (a.s.m.) ve Kur’an-ı Mucizu’l-Beyan, asılları semavi olan Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarda müjdelenmiştir. Daha sonra bu müjdeleyici ayetlerin bir kısmı bu kitaplardan çıkarılmış, bir kısmı da tahrif edilmiştir.
Şimdi geçmiş semavi kitab ve suhuflarda Resul-i Ekrem (a.s.m.)’ın ve Kur’an’ın gelmesinin va’d edildiğine delalet eden ayet-i kerimelerden bazılarını burada zikrediyoruz:
Birincisi: Cenab-ı Hak A’raf Suresi 156-157. ayet-i kerimelerde şöyle buyurmaktadır:
قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ
“ALLAH-u Teâlâ dedi ki: “Azâbımı, kimi dilersem ona has edeceğim. Rahmetim ise, her şeyi kuşatmıştır. Ve ben o rahmetimi, küfürden, şirkten ve fevâhişten kendilerini koruyanlara ve zekâtı veren ve âyetlerimize îmân edenlere vâcib edeceğim.”
Tefsîr-i İbn-i Abbâs şöyle beyân etmiştir ki; Bu âyet-i kerîmede geçen,
وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي
“ALLAH-u Teâlâ dedi ki: “Azâbımı, kimi dilersem ona has edeceğim. Rahmetim ise, her şeyi kaplamıştır” cümlesi nâzil olunca, İblis bundan ümîdvâr oldu. “Öyle ise ALLAH beni de afveder.” dedi. ALLAH, İblisin rahmet-i İlâhiyeden mahrûm kaldığını ifâde için;
الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ
“Ben o rahmetimi, küfürden, şirkten ve fevâhişten kendini koruyanlara ve zekâtı veren ve âyetlerimize îmân edenlere vâcib edeceğim” kısmını inzâl etmekle İblise cevap verdi.
O zaman, Yahudî ve Hıristiyanlar da bu cümleden ümîdvâr olup, “Biz de ehl-i kitâb ve ehl-i takvâyız.” deyince, ALLAH-u Teâlâ onları da rahmetinden çıkarıp, azâb ehli içine idhâl ederek rahmetinin kime has olduğunu açıklayan şu âyeti indirdi:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“O rahmetim ehl-i kitâbdan şu kimselere hasdır ve vâcibdir ki; onlar Nebîy-yi Ümmî olan o Rasûle (Hz. MUHAMMED’e (asv)) ittibâ eden kimselerdir ki, o Rasûl-i Ümmî’nin evsâfını o ehl-i kitâb yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buluyorlar. O Rasûl-i Ümmî, onlara ma’rûfu (tevhidi ve evâmîr-i İlâhiyeye itâati) emreder ve münkerden (küfürden ve günahlardan) nehyeder. Ve temiz şeyleri (sığır ve koyunların içyağları, develerin etleri ve sütleri gibi) onlara helâl eder ve hâbisâtı (kan, domuz eti, fâiz ve rüşvet gibi) onlara harâm eder. Ve onların üzerindeki ağır hükümleri ve bendleri* kaldırır ve hafifletir. Öyle ise ehl-i kitâbdan o kimseler ki (Abdullah ibn-i Selâm ve Necâşî ve ashâbları gibi), bunlar o Nebîy-yi Ümmî’ye îmân ettiler ve onu ta’zîm edip, kılıçlarıyla ona yardım ettiler ve o Rasûlle berâber indirilen nûra yâni Kur’ân’a ittibâ ettiler (yâni Kur’ân’ın helâlini helâl ve harâmını harâm kabûl ettiler.) İşte felâha yâni kurtuluşa erenler, yalnız onlardır. Böyle bir îmâna sâhib olmayan Yahudî ve Hıristiyanlar değil. Yâni Yahudî ve Hıristiyanlar ehl-i necât değildir.”
Bu âyet-i kerîme, ehl-i felâh ve ehl-i necât olmayı yani ebedi cehennemden kurtulup cennete girmeyi dört şarta bağlıyor:
1- Hazret-i MUHAMMED (a.s.m.)’a îmân etmek, ona tabi olmak ve Hazret-i MUHAMMED (a.s.m.) bütün insanların Peygamberi olduğu gibi benim de Peygamberimdir demek.
2- ALLAH’ın Resulü olması hasebiyle O’na ta’zîmde bulunmak.
3- O’na (dinine) yardım etmek. Yani O’nun ümmeti olan Müslümanların safında yer alıp, maddeten ve manen Müslümanları desteklemek suretiyle Din-i Mübin-i İslam’a yardım etmek.
4- O’na indirilen Kur’ân’a tâbi’ olmaktır. Yani ona iman edip ahkamına tarafdar olmaktır.
İşte bu âyet-i kerime bedaheten ifâde eder ki, felâha ve kurtuluşa erenler yalnız ve yalnız Hazret-i MUHAMMED (a.s.m.)’e îmân eden, O’na ta’zîmde bulunan, O’na yardım eden ve Kur’ân’a tâbi’ olan kimselerdir, başkaları değildir.
İkincisi: Cenab-ı Hak Bakara Suresi 146. ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
اَلَّذينَ اتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَاءَهُمْ وَاِنَّ فَريقًا مِنْهُمْ
لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
“Kendilerine Tevrat ve İncil’i verdiğimiz kimseler (ehl-i kitabın ahbar ve ruhbanları) oğullarını tanıdıkları gibi, Resul-i Ekrem’ın (Tevrat ve İncil’de geçen evsafıyla) O’nun hak Peygamber olduğunu bilirler ve tanırlar. Onlardan bir gurup (iman etmeyenler) hakkı bildikleri halde ketmediyorlar.”
Üçüncüsü: Cenab-ı Hak En’am Suresi 20. ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُون أَبْنَاءهُم الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
“(Kendilerine Tevrat ve İncil’i verdiğimiz kimseler oğullarını tanıdıkları gibi, Resul-i Ekrem’ın Tevrat ve İncil’de geçen evsafıyla O’nun hak Peygamber olduğunu bilirler ve tanırlar.) Abdullah ibn Selam ve Necaşi ve ashabı gibi. (Hüsranda kalan kimseler de, bu evsafı bildikleri halde iman etmeyenlerdir.) Ka’b ibn Eşref gibi.
Dördüncüsü: Cenab-ı Hak En’am Suresi 114. ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ
“(Kendilerine Tevrat ve İncil’i verdiğimiz kimseler, onun) Kur’an’ın (senin rabbinden hak ile indirilmiş bir kitab olduğunu bilirler.) Yani Tevrat ve İncil’deki evsafını bilirler. Bununla beraber ehl-i kitaptan bir kısmı o Kur’ana iman eder, bir kısmı da bile bile inkar eder.
Beşincisi: Cenab-ı Hak Kasas Suresi 52-53. ayet-i kerimelerinde şöyle buyurmaktadır:
الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِن قَبْلِهِ هُم بِهِ يُؤْمِنُونَ وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ
“(Kur’an’dan evvel kendilerine Tevrat ve İncil’i verdiğimiz kimseler, o Kur’an’a iman ederler. Ve onlara Kur’anın ayetleri okunduğunda dediler ki “Biz onun Rabbimizden gelen hak kitab olduğuna iman ettik. Muhakkak biz bundan evvel onun zikrini kitablarımızda gören Müslümanlardan idik.) Yani mukaddes semavi kitablardaki müjdeleri görüp inanmıştık.”
Bu ayet-i kerimeler, Cafer-i Tayyar ile beraber Habeşistandan Medine’ye gelip Resul-i Ekrem’e iman eden İsevilerden 70 kişi hakkında nazil olmuştur.
Altıncısı: Cenab-ı Hak Şuara Suresi 192-197. ayet-i kerimelerinde şöyle buyurmaktadır:
وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ
“(Bu Kur’an alemlerin rabbinden tenzildir. Onu, emin-i vahy olan Cibril (a.s.) senin kalbin üzere, arabça lisan-ı mübin ile indirmiştir ki insanları ALLAH’ın azabıyla korkutasın. O Kur’an’ın ve MUHAMMED’in zikri, geçmiş semavi kitablarda vardır. Acaba Beni İsrail ulemasının, kitablarında Kur’an’ın ve Resul-i Ekrem’in vasfını bilmelerinde, müşrikler için bir nişan yok mudur?)Yani Abdullah ibni Selam ve ashabının, Tevrat’taki evsaf-ı MUHAMMEDiyeyi görüp izhar etmeleri, ehl-i kitab olmayan müşrikler için açık bir delil değil midir? Yani Abdullah ibni Selam ve ashabının iman etmeleri bu davanın hak ve doğru olduğuna açık bir delil iken müşrikler hakkı kabul etmemekte neden ısrar ediyorlar? ”
Yedincisi: Cenab-ı Hak Saf Suresi 6. ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
“(Hatırla ki, Meryem oğlu İsa (a.s.): Ey İsrail oğulları! Ben size gönderilmiş ALLAH’ın resulüyüm. Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed ismindeki bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim demişti. İsa (a.s.) onlara beyyinatı) İncil’i ve mu’cizeleri (getirdiğinde “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.)”
İşte bu ayetler gösteriyor ki Resul-i Ekrem (a.s.m.) ve Kur’an-ı Azimüşşan, Tevrat ve İncil ve sair kütüb ve suhuf-u semaviyede müjde verilmiştir. Hem bütün peygamberler vasıtasıyla ümmetlerinden, Resul-i Ekrem’e yetiştiklerinde ona iman edip yardım edeceklerine dair ahd alınmıştır. Demek ki, Peygamber Efendimiz daha gelmeden evvel bile, Yahudi ve Hıristiyanlar ona iman etmekle emr olunmuşlardır. O halde bir Yahudi veya Hıristiyan, Resul-i Ekrem (a.s.m.) gelmeden evvel dahi ona iman etmezse kafir olur ve Tevrat ve İncil’e ve peygamberlerine ve ALLAH’a iman etmiş sayılmazlar. Ya Hz. Peygamber risaletle geldikten sonra onu inkar eden bir Yahudi veya Hıristiyan nasıl mü’min ve ehl-i necat olabilir? Düşünülsün!
Elhasıl; MUHAMMEDün resulullah bütün dinlerde de imanın bir rüknüdür. Şu anda bir kişi La ilahe illALLAH deyip MUHAMMEDun resulullah demezse nasıl mü’min olamıyorsa, Ehl-i Kitab da, Kur’an gelmeden evvel dahi MUHAMMEDun Resulullah demezse ve Kur’an’ın hak kelamullah olduğunu kabul etmezse kendi kitablarına ve peygamberlerine inanmamış olur. Zira onların kitaplarında hem Kur’an, hem de Ahir zaman Peygamberi Hazret-i MUHAMMED (a.s.m.) hakkında bahisler mevcuddur.