Muhammedilerin İlim Yurdu

Okkayla Satılan Tarih (Bulgaristana Satılan Tarihi Evraklar)

31st Mayıs 2008

Okkayla Satılan Tarih (Bulgaristana Satılan Tarihi Evraklar)

OKKAYLA SATILAN TARİH

Devlet Arşivimizin çok önemli bir bölümünü teşkil eden Maliye Vekaleti Vesikalarının Bulgarlara Satılması, yüzlerce insanı haksız yere öldürmekten daha büyük hıyanet ve cinayetti. Meşrutiyet öncesinde bu vesikaların büyük bölümünün çürümeye terk edilmesi; Meşrutiyet sonrasında aynı halin devamı, Harbiye Vekaleti Vesikalarının Beyazıd Meydanında yakılması ve kağıt tüccarlarına satılması; Cumhuriyet sonrasında Bekirağa Bölüğü binası üniversiteye terk edilirken, aynı evrakın büyük bir bölümünün, herkesin ve üniversite hocalarının gözleri önünde on gün boyunca hademeler tarafından aynı meydanda yakılıp imha edilmesi; yine maarif Vekaleti evraklarının kağıtçılara satılması…. Ve daha yüzlerce facia, teessüf ve tenkidlerle hatırlanmalıydı.
Buna karşılık her memleket meselesinde olduğu gibi, bu hususta da himmet ve gayret gösterenler, dün ve bugün için hatırlanıp hayırla anılmalıydı.

Altmış üç yıl önce (Bugünün tarihiyle 77 yıl önce ) cereyan etmiş olan tarih vesikalarını kiloyla satma faciasından, elimize sadece birkaç yazı ile şair Midhat Cemal KUNTAY’ ın şu acı kıt’ asından başka bir şey yoktur:

Bizden iki ç yüz sene evvel uyananlar
Hala uyuyanlardaki mahiyeti görsün.
Efsanesi kaybolsa kıyamet koparanlar
Tarihini okkayla satan milleti görsün.

1931 yılı Mayıs ayında İstanbul Defterdarlığı Maliye Evrak Hazinesinde, Hamallar, tarihi evrakı büyük balyalarla halinde getiriyor, arabalara yüklüyorlardı. Bu balyalar Sirkeciden vagonlara konularak Bulgaristan’a sevk edilecekti. “Ne Yüz karası bir haldi ki cahil bir komisyon ve gafil bir defterdarın kararı neticesinde” Bu kıymetli evrak, okkası üç kuruş on paradan Bulgarlara satılmıştı.

Facianın ilk farkına varan merhum tarihçi yazar İbrahim Hakkı Konyalı olmuştu. O sırada Son Posta gazetesinde Muharrir olarak bulunuyordu. Haberi bütün ilim ve fikir adamlarına duyurdu. Fakat bu kadar akıl almaz bir hıyanete kimse inanmıyordu. 1931 yılında her ne olursa olsun, devlet memuru eliyle yapılan bir yanlışlığı yazmak ise, büyük cesaret işiydi. Nihayet 4 Mayıs tarihli Son Posta’da “Okka ile satılan kıymetli evrak” haberini tafsilatı ile yazdı.

Hadiseyi bizzat yaşamış olanlardan Osman Ergin Merhum 1937 yılında çıkardığı “Muallim M. Cevdet” adlı büyük eserinde olayı yazarken, büyük ilim, fikir ve hamiyet adamı olan Muallim Cevdet Bey’ in hadiseyi duyduğu zaman gösterdiği tepkiye bakınız nasıl tasvir ediyor.

“Cevdet’ i bu felaketten ve cinayetten haberdar ettim. İhtimal vermedi ve inanmadı. Gazeteyi ve oradaki resimleri gösterdim. Bu sefer de yerinde oturamadı. Yıldırmla vurulmuşa döndü. Bir müddet hüngür hüngür ağladı. Azıcık yatışınca bir daha izahat istedi, verdim. Derhal yerinden kalktı. Sultanahmet Meydanına doğru gitti. Yarım saat sonra elinde bir kucak vesika ile geldi ve bunları beşer kuruşa çocukların elinden adım, tarihi evrak bu hale gelir mi? Dedi. Hala ağlıyordu. Kendisini teskin ve teselli etmeye çalıştım, nu mümkün!..”

İşte hainler ve gafillerle, gerçek bir vatanseverin farkı! Ne yazık ki bugün de hala vatanseverin payına ağlamak düşüyor.

Muallim Cevdet bey derhal faaliyete geçerek o sırada başbakan bulunan İsmet İnönü de dahil olmak üzere, birçok makam sahibine uzun telgraflar çekerek işin fecaatini anlatmış ve satışın durdurulmasını sağlamıştır. Fakat bu makamlar harekete geçene kadar tam iki yüz büyük balya vesika Bulgaristan’ a gönderilmiştir. Yine Muallim Cevdet’ in gayreti ile Bulgaristan’ a giden evrakın, ancak iki sene sonra ve sadece elli bir çuvallık küçük bir kısmı geri alınabilmiştir.

Bu iki sene zarfında Bulgarlar, Viyana’dan getirttikleri bir müsteşrike evrakı tedkik ettirerek, Bulgaristan’ a dair olanları ayırmışlardı. O zamanki gazeteler, Bulgarların bu evrakların bir kısmını da Kırk Milyon Leva’ ya Vatikan’ a sattıklarını yazmışlardı. Böylece kendine yaramayan ve geri kalan kısmı da bize iade olunmuş.

Son olarak, bu evrakların satılmasına sebep olan Maliye mensuplarının, uzun süren veya sürdürülen muhakemeleri sonunda, bazıları ölerek ve bazılarının da af vesilesi ile kendilerini kurtardıklarını belirtelim. Satış kararını imzalayan mel’ un müdür, bütün bu olanlardan sonra hala kendisinin haklı olduğunu savunurmuş… şimdikiler de öyle değilmi?

M. Ertuğrul Düzdağ. Yakın Tarih Yazıları, İz Yayıncılık,1994, sf.42-46

Kategori Genel | Yorum Yok

23rd Nisan 2008

Ülker Ailesi

Bugün 4 milyar dolarlık bir servetleri olduğu iddia edilen Ülker ailesi kimdi ? önce ailenin büyüğünü kısaca tanıyalım:

Adı, İslam’dı…

XX. Yüzyılın başında Kırım’dan Türkiye’ye göç etti. Kırklareli’nin Karamehmet köyünde Numanzadelerin kızı Şakire’yle evlendi. 1911 yılında oğlu Âsim dünyaya geldi. İslam Efendi Kırklareli’nde fazla kalamadı; tekrar Kırım’a döndü. Dönüş nedeni büyük ihtimalle Balkan Savaşları olmalı.

Aşağıda vereceğimiz bilgilerin direkt Ülker ailesiyle bir ilgisi yok. Ama, Kafkaslar’dan gelen göçmenler hakkında bilgi dağarcığımızı biraz artıralım…

Klasik, resmî tarihin bize dayattığı bilgiler dışında Kırım göçleriyle (1792-1860-1864-1891-1902-1910 gibi) ilgili ne biliyorsunuz? Örneğin, Kırımçakları bilir misiniz?

“On altıncı yüzyılda, Kırımçak mezhebi Kırım’daki en büyük Yahudi toplumu olarak boy gösterdi. Kırımçaklar, on dördüncü yüzyıl sonları ve on altıncı yüzyıl başlarına kadar olan dönemde Tatar dilini konuşan, Rabbinik Yahudilerdi. Lehçeleri, bazı Îbranîce sözcükler de kullanmalarına karşın, Kırım Tatarcası’nı temel alıyordu (…) Kırımçaklar birçok Kırım şehrinde - özellikle Bahçesaray, Karasu Bazar (günümüzdeki adı Belogorsk’tur), EskiKırım, Kaffa, Kerch, Mangup, Sivastopol, Simferopol, Yalta ve Yevpatoria- yaşamışlardı.” (Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri, 2005, s. 427-428.)

Peki ya, Karayları (Karaimleri) bilir misiniz?

760 yılında Irak’ta Anan ben David tarafından kurulan bu Yahudi mezhebi, Torah’ın yazılı kurallarına bağlıydı. Talmud gibi benzeri sözlü yasaları reddediyorlardı. Standart Yahudi takvimini de kullanmıyorlardı.

Daha basit anlatımıyla, Müslümanların nasıl Sünnî ve Alevî mezhepleri varsa; Yahudilerin de vardı; Karaylar “Sünnî”ydi.

Bu mezhepte başlangıçta sadece İsrail kavminden insanlar vardı; ancak kısa sürede başka ırklardan insanlar da bu mezhebe girmeye başladılar ve bu başka ırklardan insanlar giderek çoğunluğu oluşturdular. Bir süre sonra İsrail kökenliler tamamen yok oldukları gibi, Türklerin dışındakiler de zamanla azınlığa düştüler. XIX. Yüzyılın sonlarına doğru mezhep mensuplarının neredeyse tamamını Türkler oluşturmaya başladı. Dolayısıyla kelime artık bir dini veya mezhebi ifade etmekten çok, bir Türk kavmini temsil etmeye başladı. Tatarca konuşuyorlardı artık ve dualarını da Tatarca etmeye başladılar.

“Musevî mezhebini kabul eden Hazar Türkleri “Karay” ismini aldılar. Karayların en kesif kısmı Kırım Yarımadası’na yerleşmiş olan Türklerdi. Fakat onlardan başka bilhassa Dağıstan mıntıkasında, Volga ve Don nehirleri arasındaki Romanlar içerisinde de Musevîlik büyük rağbet kazandı.” (Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi, 2004, s. 76.)

“Karaylar, her yerleştikleri yerde Yahudi gibi karşılanırlardı. Ancak XVIII. yüzyıl sonlarında Kırım, Rusların eline geçince, Rabbanilerle (Yahudi mezhebi) Karaylar arasında kanun karşısında farklılıklar doğdu. 1795′te Kraliçe Katerina II, Yahudilere uygulanan çift vergiden Karayları muaf tuta Ayrıca Karayların toprak edinmelerine izin verdi. Kanun karşısında iki grup arasında eşitsizlik 1827′de daha da artırıldı ve Kırım Karaylarıyla Kırım Tatarları gibi Çar I. Nikolas’ın koyduğu zorunlu askerlik kanunundan hariç tutulurken Yahudilere bu hak verilmedi.” (Şalom, 1 mayıs 1985.)

Karay mezhebine mensup olan Türkler zamanla Kırım’dan da ayrıldılar. Karayların bir kısmı direkt olarak İstanbul’a giderken, diğer bir kısmı önce Romanya’ya, oradan Edirne’ye ve oradan da İstanbul’a gelip yerleştiler ve “Karaköy” (eskiden Karayköy’dü) semtine adlarını verdiler.18[F72F]

Tüccarlıkta başarılıydılar. Hatta Kapalıçarşı’da Karay Sokağı vardır.
Şalom gazetesinin araştırmasına göre, İstanbul’da eskiden bin Karay ailesi vardı; sayısı son yıllarda azalmıştı.
Babası Mevlevî olan, ünlü yazar Refik Halit Karay gibi bu cemaatin üyeleri zamanla Türk Müslümanlarla karışmışlardı…

Devamını Okumak İçin Tıkla »

Kategori Genel | Yorum Yok

11th Mart 2008

İslam İle Küfrün Birbirine Zıd Olması Ve Kafirleri Sevmemek, Onlara Hürmet Etmemek (Mektubattan)

Mektubat - 163. MektubBu mektûb, esseyyid ve nakîb şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmekdedir:

Bize çeşidli ni’metleri veren ve müslimân yapmakla şereflendiren ve Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eylemekle kıymetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun! Dünyâ ve âhıret se’âdetlerine, râhatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin efendisi, mahlûkların en üstünü, en kıymetlisi olan Muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. O yüce Peygambere ve Onun temiz Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine en iyi düâlar ve en üstün selâmlar olsun! Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye ya’nî islâmiyyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmakdır. Çünki islâm ile küfr birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur.

 Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dînine ve müslimânlara saldıran] kâfirlerle cihâd etmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azîmdir. İslâma izzet vermek, kıymetini artdırmak için, küfrü ve kâfirleri ya’nî İslâm dînine ve müslimânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak, İslâmiyyeti ve müslimânları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla birlikde bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur. İslâm düşmanlarından, İslâmiyyete saldıranlardan, köpekden kaçar gibi kaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dînine saldıran, bir mevkı’, makâm sâhibi ise ve bir müslimânın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması îcâb ederse, abdesthâneye gider gibi, işi bitirinciye kadar yanına gidilir. Fekat, yine o alçağa kıymet verecek birşey söylenmez ve böyle bir hareket yapılmaz. Olgun bir müslimân, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vaz geçer. Onun zehrli, zararlı sözlerini işitmekden, Cehennemlik yüzünü görmekden kurtulur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde böyle kâfirlerin kendisine ve sevgili Peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün düşmânları ile [Müslimânlara gerici diyenler ile] düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşidli zararlara sebeb olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emrlerini yapamaz. Küfre sebeb olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazîfeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyükdür. Allahü teâlânın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendini müslimân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslimân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun müslimânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefslerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!

Devamını Okumak İçin Tıkla »

Kategori Fıkıh ve Akaid, Genel, İtikadi Meseleler | Yorum Yok


Giriş